İnsan öldüğünde dünya hayatındaki imtihanı sona erer ve artık kendi iradesiyle yeni bir amel yapma imkânı kalmaz. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsan öldüğü zaman üç şey dışında ameli kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.” (Müslim, Vasiyyet, 14 [1631]) Bununla birlikte İslamî kaynaklar, yaşayanların yaptığı bazı amellerin Allah’ın izniyle vefat etmiş kişilere fayda sağlayabileceğini göstermektedir. Kur’an’da müminlere, kendilerinden önce iman etmiş olanlar için şöyle dua etmeleri öğretilir: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla.”
(Haşr, 59/10)
Sahih hadislerde de ölü için dua ve istiğfar edilmesi, onun adına sadaka verilmesi ve bazı şartlarda hac veya oruç gibi ibadetlerin onun adına yerine getirilmesiyle ilgili rivayetler bulunmaktadır. Ancak ölüler için yapılan bütün uygulamalar aynı derecede güçlü dinî delillere dayanmaz. Dua, istiğfar ve sadaka gibi uygulamaların dayanakları oldukça açıktır. Kur’an okuyup sevabını bağışlamak, ölü adına bazı ibadetleri yapmak gibi konularda ise mezhepler arasında farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Ölümün belirli günlerine özel anlamlar yüklemek, ölünün ruhunun eve geldiğine inanmak veya bazı merasimlerin ölünün durumunu kesin biçimde değiştirdiğini ileri sürmek gibi inanışların ise ayrıca sahih deliller açısından değerlendirilmesi gerekir.
Bu nedenle ölmüş yakınlarımız için yapılabilecekleri incelerken üç alanı birbirinden ayırmak önemlidir: Kur’an ve sahih sünnetle açıkça sabit olan uygulamalar, fıkhî ihtilaf bulunan meseleler ve dinî dayanağı bulunmayan uygulama ve inanışlar. Bu ayrım hem İslam’ın meşru gördüğü uygulamaları gereksiz yere bid‘at veya hurafe saymamızı hem de zaman içerisinde ortaya çıkan bazı gelenek ve inanışları dinin bir parçası gibi görmemizi önleyecektir.
1. Ölü İçin Dua, İstiğfar ve Sadaka
Vefat etmiş bir Müslüman için yapılabilecek ve dinî dayanağı en açık olan iyiliklerin başında dua, istiğfar ve sadaka gelmektedir. Bu uygulamalar hem Kur’an’da hem de sahih hadislerde güçlü delillere dayanmaktadır. Kur’an, müminlerin kendilerinden önce vefat etmiş müminler için bağışlanma dilemelerini şöyle öğretmektedir: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla.” (Haşr, 59/10) Hz. Peygamber (s.a.s.) de cenaze namazlarında ölen kişi için Allah’tan mağfiret ve rahmet dilemiştir. Avf b. Mâlik’in (r.a.) naklettiği cenaze duasında, “Allah’ım! Onu bağışla, ona merhamet et, ona afiyet ver ve onu affet...” buyurmuştur. (Müslim, Cenâiz, 85 [963])
Dua yalnızca cenaze namazıyla sınırlı değildir. Hz. Peygamber, defin tamamlandıktan sonra ashâbına, “Kardeşiniz için bağışlanma dileyin ve onun için sebat isteyin. Çünkü o şimdi sorgulanmaktadır.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 67-69 [3221]) Dolayısıyla vefat etmiş bir Müslümanın bağışlanması, Allah’ın ona rahmet etmesi ve ahirette güzel muamelede bulunması için dua etmek, ölüye yapılabilecek en sağlam dayanaklı iyiliklerden biridir. Bunun için özel bir güne, merasime veya belirli sayıda okumaya ihtiyaç yoktur.
Ölen kişi adına sadaka vermenin de sahih hadislerde açık bir karşılığı bulunmaktadır. İbn Abbas’tan (r.a.) nakledildiğine göre bir adam, annesinin ansızın vefat ettiğini söyleyerek Hz. Peygamber’e, “Onun adına sadaka versem kendisine sevap olur mu?” diye sormuş, Hz. Peygamber (s.a.s.) “Evet” buyurmuştur. (Buhârî, Vasâyâ, 19 [2760]; Müslim, Zekât, 51 [1004]) Sa‘d b. Ubâde’nin (r.a.) annesi adına bir bahçesini sadaka olarak vermesi de bu konuda nakledilen uygulamalardandır. Bu rivayetler, yaşayan kişinin Allah rızası için yaptığı bir sadakanın sevabını vefat etmiş yakınına bağışlayabileceğini açık biçimde göstermektedir.
Sadaka yalnızca para vermekle sınırlı değildir. İhtiyaç sahiplerine yardım etmek, insanların yararlanacağı kalıcı bir hayra katkıda bulunmak, su temini, eğitim veya benzeri faydalı hizmetleri desteklemek de bu kapsamda değerlendirilebilir. Nitekim Sa‘d b. Ubâde (r.a.), annesinin vefatından sonra Hz. Peygamber’e (s.a.s.), “Ey Allah’ın Resûlü! Annem vefat etti. Hangi sadaka daha faziletlidir?” diye sormuş, Resûlullah (s.a.s.) “Su” buyurmuştur. Bunun üzerine Sa‘d bir kuyu kazdırarak, “Bu, Sa‘d’ın annesi içindir” demiştir. (Ebû Dâvûd, Zekât, 41 [1681])
Bu noktada, sadaka-i câriye ile yaşayan bir kimsenin vefat etmiş kişi adına sonradan verdiği sadakayı birbirinden ayırmak gerekir. “İnsan öldüğü zaman üç şey dışında ameli kesilir” hadisinde geçen sadaka-i câriye, öncelikle kişinin hayattayken meydana getirdiği ve faydası ölümünden sonra devam eden hayrı ifade etmektedir. Yaşayan bir kimsenin sonradan ölü adına sadaka verebilmesinin doğrudan delili ise yukarıda zikredilen hadislerdir.
Ölü adına dua etmek veya sadaka vermek için ölümün üçüncü, yedinci, kırkıncı ya da başka bir gününü beklemek gerekmez. Aynı şekilde belirli miktarda sadakanın ölünün belirli sayıda günahını sileceği veya kabir azabını kesin olarak kaldıracağı şeklinde bir hesaplama da sahih delillere dayanmaz. Dua ve sadakanın dinî çerçevesi oldukça sadedir: Ölü için Allah’a dua edilir; Allah rızası için hayır yapılır ve sevabının vefat etmiş kişiye ulaştırılması Allah’tan dilenir. Kur’an ve sahih sünnetle güçlü biçimde desteklenen bu uygulamalar, ölmüş yakınlarımız için yapılabilecek iyiliklerin başında gelmektedir.
2. Ölen Kişinin Borçları, Kul Hakları ve Vasiyetleri
Vefat etmiş bir kimseye yapılabilecek önemli iyiliklerden biri, geride bıraktığı borçların ve başkalarına ait hakların yerine getirilmesine yardımcı olmaktır. Bu konu sadakadan farklıdır. Sadaka gönüllü bir hayır iken borç, başkasına ait bir hakkın ödenmesidir. Kur’an miras hükümlerini açıklarken mirasın, ölen kişinin borçları ve geçerli vasiyeti dikkate alındıktan sonra paylaşılacağını bildirmektedir: “…Yaptığı vasiyetten ve borçtan sonra…” (Nisâ, 4/11-12) Bu sebeple vefat eden kişinin geride bıraktığı mal varsa, miras paylaşılmadan önce borçları terekeden ödenmelidir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) de borç meselesinin önemine dikkat çekmiş ve “Müminin ruhu, borcu ödeninceye kadar borcuna bağlıdır.” buyurmuştur. (Tirmizî, Cenâiz, 76 [1078]) Yine Seleme b. Ekva‘dan (r.a.) nakledildiğine göre Hz. Peygamber’e bir cenaze getirilmiş ve namazını kılması istenmiştir. Resûlullah (s.a.s.), “Onun borcu var mı?” diye sormuş, “Hayır” denilince cenaze namazını kıldırmıştır. Daha sonra başka bir cenaze getirildiğinde yine “Onun borcu var mı?” diye sormuş, “Evet” cevabını alınca “Arkadaşınızın namazını siz kılın” buyurmuştur. Bunun üzerine Ebû Katâde (r.a.), “Ey Allah’ın Resûlü! Onun borcu benim üzerime olsun” deyince Resûlullah (s.a.s.) cenaze namazını kıldırmıştır. (Buhârî, Kefâlet, 3 [2295]) Bu rivayetler, kişinin ölümüyle birlikte başkalarına karşı olan malî sorumluluklarının kendiliğinden ortadan kalkmadığını ve borçların ödenmesine önem verilmesi gerektiğini göstermektedir.
Ancak ölen kişinin borcu otomatik olarak çocuklarının veya diğer mirasçılarının şahsî borcu hâline gelmez. Borç öncelikle ölen kişinin bıraktığı maldan karşılanır. Tereke borcun tamamını karşılamıyorsa mirasçıların kalan kısmı kendi mallarından ödeme zorunluluğu yoktur. Bununla birlikte yakınlarının gönüllü olarak borcu üstlenip ödemeleri, vefat etmiş kişiye yapılabilecek önemli bir iyiliktir.
Kul hakkı yalnızca ödünç alınmış paradan ibaret değildir. Ödenmemiş ücret, gasp edilmiş mal, haksız alınmış miras payı, iade edilmemiş emanet ve benzeri malî haklar da mümkün olduğunca gerçek sahiplerine ulaştırılmalıdır. Hak sahibi biliniyorsa, ölen kişi adına başka bir yere sadaka vermek bu hakkın yerine geçmez. Örneğin bir kişinin belirli bir kimseye borçlu olduğu biliniyorsa, aynı miktarın fakirlere dağıtılmasıyla alacaklının hakkı ödenmiş sayılmaz. Sadaka bir hayır, borcun ödenmesi ise hak sahibine ait olanın kendisine verilmesidir.
Gıybet, iftira, hakaret veya bir kimsenin itibarına zarar verme gibi malî olmayan kul haklarında ise telafi daha güçtür. Yakınlarının ölen kişi adına sadaka vermesi veya dua etmesi güzel bir davranış olmakla birlikte, “Böylece bütün kul hakları silinmiş olur” şeklinde kesin bir hüküm vermek mümkün değildir. Günahların bağışlanması Allah’a aittir; kul hakkının bulunduğu yerde hak sahibinin hakkı da ayrıca dikkate alınmalıdır.
Vefat eden kişinin dinen geçerli vasiyetleri de İslam hukukunun belirlediği sınırlar içerisinde yerine getirilmelidir. Ancak haram bir işi emreden veya dinen geçersiz olan vasiyet yerine getirilemez. Bu nedenle bir kimse vefat ettiğinde yalnızca mirasın nasıl paylaşılacağına değil, geride borç, emanet, başkasına ait mal veya yerine getirilmesi gereken geçerli bir vasiyet bırakıp bırakmadığına da bakılmalıdır. Ölü adına yapılacak gönüllü hayırlardan önce, insanların onda kalmış haklarının yerine getirilmesine önem verilmesi gerekir.
3. Oruç Borcu, Fidye, Namaz Iskatı ve Devir
Vefat eden kişinin geride bıraktığı oruç borcu konusunda hadisler bulunmaktadır. Hz. Âişe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.), “Kim üzerinde oruç borcu olduğu hâlde ölürse velisi onun adına oruç tutar.” buyurmuştur. (Buhârî, Savm, 42 [1952]; Müslim, Sıyâm, 153 [1147]) İbn Abbas’tan (r.a.) nakledilen başka bir rivayette ise bir kadın Resûlullah’a (s.a.s.) gelerek, “Ey Allah’ın Resûlü! Annem, üzerinde bir aylık oruç borcu olduğu hâlde vefat etti. Onun adına bu orucu kaza edeyim mi?” diye sormuştur. Resûlullah (s.a.s.), “Annenin bir borcu olsaydı onu öder miydin?” buyurmuş, kadın “Evet” deyince, “Öyleyse Allah’a olan borç ödenmeye daha layıktır.” buyurmuştur. (Müslim, Sıyâm, 154 [1148])
Buhârî’de geçen rivayette bir kadın Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek, “Annem üzerinde adak orucu olduğu hâlde vefat etti. Onun adına oruç tutabilir miyim?” diye sordu. Resûlullah (s.a.s.), “Söyle bakalım, annenin borcu olsaydı ve sen onu ödeseydin, bu onun borcunu ödemiş olur muydu?” buyurdu. Kadın, “Evet” dedi. Bunun üzerine, “Öyleyse annen adına oruç tut.” buyurdu. (Buhârî, Savm, 42 [1953]) Bu rivayet, vefat eden kişinin yerine getiremediği adak orucunun yakını tarafından onun adına tutulabileceğine açık bir dayanak oluşturmaktadır. Bu ve benzeri hadisler, ölen kişinin oruç borcunun ölüm sonrasında dikkate alınabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte fakihler, bu rivayetlerin hangi oruçları ve hangi durumları kapsadığı konusunda farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardır.
Ancak fakihler bu hadislerin kapsamını farklı yorumlamışlardır. Burada kişinin orucu neden tutamadığı ve ölmeden önce kaza etmeye imkân bulup bulmadığı önemlidir. Hastalığı veya başka bir meşru mazereti ölümüne kadar devam eden kişi ile mazereti ortadan kalktıktan sonra kaza etmeye fırsat bulduğu hâlde orucunu tutmadan ölen kişinin durumu aynı değildir. Hanefî ve Mâlikî mezheplerinde ölü adına oruç tutulması konusunda daha sınırlı bir yaklaşım benimsenmiş ve gerekli şartlarda fidye öne çıkmıştır. Şâfiî mezhebinde farklı görüşler bulunmakla birlikte İmam Nevevî gibi bazı âlimler sahih hadisleri esas alarak velinin ölü adına oruç tutabileceği görüşünü güçlü bulmuştur. Hanbelî mezhebinde ise özellikle adak orucu ile Ramazan borcu arasında ayrım yapan değerlendirmeler bulunmaktadır. Dolayısıyla “Ölen kişinin bütün oruçlarını yakınları tutar” şeklinde herkese uygulanabilecek genel bir hüküm vermek doğru değildir.
Oruç fidyesinin Kur’an’da dayanağı bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“(Oruç) sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca güç yetiremeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte kim gönüllü olarak bir hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/184) Hanefî fıkhında, gerekli şartların oluşması ve kişinin bu konuda vasiyette bulunması hâlinde, oruç borçlarına ilişkin fidye borçlardan sonra kalan terekenin üçte biri sınırları içerisinde karşılanabilir. Vasiyet bulunmadığında ise mirasçıların kendi şahsî mallarından mutlaka fidye ödeme yükümlülüğü yoktur; gönüllü olarak ödeme yapmaları ayrı bir meseledir.
Namaz borcu ise oruçtan farklıdır. Ölen kişinin kılmadığı namazlar için fidye verilmesini emreden açık bir ayet veya sahih hadis bulunmamaktadır. Hanefî fıkhında namaz ıskatı, oruç fidyesine kıyas yoluyla geliştirilmiş ihtiyatlı bir fıkhî değerlendirmedir. Bu nedenle namaz fidyesini doğrudan Hz. Peygamber’in öğrettiği bir uygulama veya fidye verildiğinde namaz borcunu kesin olarak ortadan kaldıran bir yöntem şeklinde sunmak doğru değildir.
Bundan da farklı olan devir uygulamasında ise belirli miktardaki para bir fakire verilmekte, ardından geri alınarak tekrar verilmekte ve aynı para defalarca el değiştirilerek çok daha yüksek miktarda fidye ödenmiş gibi hesaplanmaktadır. Örneğin 500 TL yirmi defa el değiştirmesiyle 10.000 TL’lik fidyenin ödenmiş sayılması amaçlanmaktadır. Böyle bir merasimin Kur’an’da, sahih sünnette veya sahâbe uygulamasında bir karşılığı bulunmamaktadır. Gerçekte ihtiyaç sahibine ulaşan miktar değişmediği hâlde aynı paranın dolaştırılmasıyla yıllarca yerine getirilmemiş ibadetlerin kesin biçimde düşürüldüğünü söylemek sağlam bir dinî delile dayanmamaktadır.
Bu nedenle üç mesele birbirine karıştırılmamalıdır: Oruç ibadetiyle ilgili fidyenin Kur’an’da, ölen kişinin oruç borcunun nasıl ele alınacağı meselesinin ise sahih hadislerde ve bunlara dayanan fıkhî değerlendirmelerde karşılığı bulunmaktadır; namaz fidyesi açık bir nassa değil fıkhî kıyasa dayanır; devir ise Kur’an ve sahih sünnette öğretilmiş bir ibadet veya cenaze uygulaması değildir. Vefat etmiş kişi için dua etmek ve onun adına gerçek anlamda sadaka vermek meşrudur; fakat aynı paranın sembolik biçimde dolaştırılmasıyla bütün ibadet borçlarının kesin olarak ortadan kalktığını kabul etmek için sahih bir delil bulunmamaktadır.
4. Ölü Adına Hac, Umre ve Kurban
Vefat etmiş bir kimse adına hac yapılabileceğine dair sahih hadisler bulunmaktadır. İbn Abbas’tan (r.a.) nakledildiğine göre bir kadın Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek annesinin hac yapmayı adadığını, ancak bunu yerine getiremeden öldüğünü söylemiş ve onun adına hac yapıp yapamayacağını sormuştur. Resûlullah (s.a.s.), “Evet, onun adına hac yap. Annenin bir borcu olsaydı onu ödemez miydin? Allah’a olan borcu da ödeyin.” buyurmuştur. (Buhârî, Cezâü’s-Sayd, 22 [1852]) Bu hadis özellikle ölen kişinin yerine getiremediği adak haccının onun adına yapılabileceğini açık biçimde göstermektedir.
Fakihler, bu ve benzeri rivayetlerden hareketle gerekli şartların bulunması hâlinde vefat etmiş kişi adına farz haccın da yapılabileceğini kabul etmişlerdir. Bununla birlikte kişinin hacla yükümlü olup olmadığı, vasiyet bırakıp bırakmadığı ve masrafların terekeden karşılanmasının şartları gibi ayrıntılarda mezhepler arasında farklı hükümler bulunmaktadır. Bu nedenle hac yapmadan ölen herkes için yakınlarının mutlaka bedel hac yaptırması gerektiği şeklinde genel bir hüküm vermek doğru değildir. Ölü adına umre yapılmasına da cevaz veren âlimler bulunmakla birlikte, bu konudaki deliller hac kadar açık değildir ve mesele büyük ölçüde hacla ilgili rivayetler ve fıkhî kıyaslar çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Ölü adına kurban kesme meselesinde ise hac kadar güçlü ve açık bir sahih hadis bulunmamaktadır. Bu konuda sıkça zikredilen rivayette Hz. Ali’nin iki koç kestiği ve bunlardan birini Hz. Peygamber (s.a.s.) adına kurban ettiği nakledilmektedir. (Ebû Dâvûd, Edâhî, 1 [2790]; Tirmizî, Edâhî, 3 [1495]) Ancak rivayetin sıhhati konusunda hadis âlimleri arasında görüş ayrılığı vardır. Bu nedenle buradan hareketle ölü adına kurban kesmenin Hz. Peygamber tarafından açıkça belirlenmiş özel bir sünnet olduğu söylenemez. Bununla birlikte Hanefî ve Hanbelî fakihlerinin de aralarında bulunduğu bazı âlimler, Allah için kesilen nafile kurbanın sevabının vefat etmiş kişiye bağışlanabileceğini kabul etmişlerdir.
Burada önemli bir ayrım bulunmaktadır. Allah rızası için kurban kesip sevabını ölmüş bir yakına bağışlamak ile kurbanı doğrudan ölüye veya türbe sahibine sunmak aynı şey değildir. Kur’an, “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” buyurmaktadır. (En‘âm, 6/162) Bu nedenle bir türbe sahibinin yardımını elde etmek, hastalığı gidermesini, çocuk vermesini veya başka bir dileği gerçekleştirmesini sağlamak amacıyla ona kurban sunmak, sevap bağışlama meselesinden tamamen farklıdır ve tevhid açısından ciddi bir problem oluşturur.
Ölen kişinin hayattayken Allah için yaptığı geçerli bir kurban adağı da bundan ayrı değerlendirilmelidir. Kişi, Allah için kurban kesmeyi adamış ancak adağını yerine getiremeden vefat etmişse, bu adak onun adına yerine getirilebilir. Özellikle kişi adağının yerine getirilmesini vasiyet etmişse, gerekli şartların bulunması hâlinde adak kurbanının terekenin vasiyete konu olabilen kısmından karşılanması söz konusu olur. Burada yapılan, yakınların vefat eden kişi adına yeni bir adak ortaya koyması değil, kişinin hayattayken Allah’a karşı üstlendiği bir yükümlülüğün yerine getirilmesidir. Bu yönüyle ölü adına sevap bağışlamak amacıyla nafile kurban kesmek ile vefat eden kişinin yerine getiremeden bıraktığı adak kurbanını kesmek birbirinden farklı meselelerdir.
Hac, umre ve kurban bu nedenle aynı delil seviyesinde değerlendirilmemelidir. Ölü adına hac yapılmasına ilişkin sahih hadisler bulunmaktadır; bunun hangi hac türlerini ve hangi şartları kapsadığı konusunda ise fıkhî ayrıntılar vardır; umre ve nafile kurbanın sevabının bağışlanması ise daha çok fıkhî değerlendirmelere dayanır. Bu ibadetlere sahih delillerde bulunmayan sayısal sonuçlar yüklemek veya “bir hac, umre ya da kurban bütün günahları kesin olarak siler” gibi hükümler vermek ise doğru değildir.
5. Ölü İçin Kur’an Okumak, Yâsîn ve Hatim
Vefat etmiş bir kimse için Kur’an okumak ve sevabını ona bağışlamak Müslüman toplumlarda yaygın bir uygulamadır. Ancak bu konu, ölü için dua etmek ve sadaka vermek kadar açık ve ittifaklı değildir. Hz. Peygamber’den (s.a.s.), genel bir hüküm olarak “Ölüleriniz için Kur’an okuyun ve sevabını onlara bağışlayın” şeklinde sahih ve açık bir hadis nakledilmemiştir. Buna karşılık fakihler, dua ve sadaka gibi amellerin ölüye fayda sağlayabileceğini gösteren delillerden hareketle Kur’an tilavetinin sevabının da bağışlanıp bağışlanamayacağını tartışmışlardır.
Hanefî ve Hanbelî âlimlerinin önemli bir kısmı, Kur’an tilavetinin sevabının vefat etmiş bir Müslümana bağışlanabileceğini kabul etmiştir. Şâfiî mezhebinin klasik yaklaşımı bu konuda daha ihtiyatlı olmakla birlikte, sonraki bazı Şâfiî âlimleri Kur’an okunduktan sonra sevabının ölüye ulaştırılması için dua edilmesini uygun görmüşlerdir. Mâlikî mezhebinde de ilk dönemlerde daha sınırlı bir yaklaşım görülürken sonraki dönemlerde cevaz veren görüşler ortaya çıkmıştır. Bu sebeple ölü için Kur’an okumayı doğrudan bid‘at veya hurafe olarak nitelendirmek doğru olmadığı gibi, bunu bütün mezheplerin üzerinde ittifak ettiği ve Hz. Peygamber’in açıkça emrettiği bir sünnet olarak sunmak da doğru değildir.
Özellikle Yâsîn sûresinin ölülere okunması konusunda zikredilen rivayetin sıhhati üzerinde ayrıca durmak gerekir. Bu konuda en çok zikredilen rivayet, “Ölülerinize Yâsîn okuyunuz.” hadisidir. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 24 [3121]; İbn Mâce, Cenâiz, 4 [1448]) Ancak hadisin sıhhati konusunda muhaddisler ihtilaf etmiş; bazıları rivayeti kabul edilebilir görürken İbnü’l-Arabî, Elbânî ve Şuayb el-Arnaût gibi âlimler zayıf kabul etmiştir. Ayrıca hadiste geçen “ölüleriniz” ifadesinin gerçekten vefat etmiş kişileri mi, yoksa ölüm hâlindeki kimseleri mi ifade ettiği konusunda da farklı yorumlar bulunmaktadır. Bu nedenle “Ölüye özellikle Yâsîn okumak sahih hadisle kesin olarak sabit bir sünnettir” demek isabetli değildir. Bununla birlikte Kur’an sevabının ölüye bağışlanabileceğini kabul eden fıkhî görüş çerçevesinde kişinin Yâsîn okuyup sevabını vefat etmiş yakınına bağışlaması mümkündür.
Aynı ölçü hatim için de geçerlidir. Kur’an’ı baştan sona okumak elbette meşru bir ibadettir. Ancak belirli sayıda Yâsîn veya hatim okunduğunda ölünün belirli miktarda günahının silineceği, kabir azabının kesin olarak kalkacağı veya belirli sayıda hatmin belirli bir sonucu mutlaka sağlayacağı şeklindeki iddiaların ayrıca sahih delile dayanması gerekir. Kur’an tilavetinin sevabı, insanlar tarafından miktarı ve sonucu kesin olarak hesaplanabilen mekanik bir sisteme dönüştürülemez.
Ücret karşılığında Kur’an okutmak da bu noktada ayrı değerlendirilmelidir. Fıkıh tarihinde Kur’an öğretimi ve dinî hizmetler karşılığında ücret alınması konusunda farklı görüşler bulunmuş ve özellikle sonraki dönemlerde ihtiyaç sebebiyle buna cevaz veren görüşler yaygınlaşmıştır. Ancak bir kimseye para vererek belirli sayıda Yâsîn veya hatim okutup bunun karşılığında ölüye kesin olarak belirli miktarda sevap ulaştırıldığını düşünmek farklı bir meseledir. “Şu kadar para karşılığında şu kadar hatim, dolayısıyla ölüye şu kadar sevap” şeklindeki anlayışın sahih bir dinî dayanağı bulunmamaktadır.
Bu konuda en ihtiyatlı yol, Kur’an’ın Allah rızası için okunması ve ardından vefat etmiş kişi için dua edilmesidir. Kur’an sevabının ölüye bağışlanmasını caiz gören kişi de bunu muteber bir fıkhî görüş çerçevesinde yapabilir. Ancak Yâsîn’e, hatme veya belirli sayıdaki okumalara sahih delillerde bulunmayan özel ve kesin sonuçlar yüklemekten kaçınmak gerekir.
6. Kabir Ziyareti ve Ölülerden Yardım İstemek
Kabir ziyareti İslam’da meşru bir uygulamadır. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Size kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım. Artık onları ziyaret edin; çünkü onlar size ahireti hatırlatır.” buyurmuştur. (Müslim, Cenâiz, 106 [977]) Hz. Âişe’nin (r.a.) rivayetine göre Resûlullah (s.a.s.), Bakî mezarlığını ziyaret ettiğinde orada yatanlara selam vermiş ve onlar için Allah’tan bağışlanma dilemiştir. (Müslim, Cenâiz, 102-103 [974]) Bu rivayetler kabir ziyaretinin temel çerçevesini göstermektedir: Kabir ziyaret edilir, ölüye selam verilir ve onun için Allah’a dua edilir.
Enes b. Mâlik’ten (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kul kabrine konulup arkadaşları yanından ayrıldıklarında, o onların ayakkabılarının sesini işitir.” (Buhârî, Cenâiz, 68 [1338]; Müslim, Cennet, 70 [2870]) Hadis, ölünün defin sonrasında kendisini bırakıp ayrılanların ayakkabı seslerini işittiğini açıkça bildirmektedir. Ancak buradan hareketle bütün ölülerin her zaman yaşayanların konuşmalarını duyduğu, ziyaretçilerini tanıdığı, ailelerinin yaptıklarından sürekli haberdar olduğu veya dünyadaki olayları takip ettiği sonucuna varılamaz. Bunlar gayba ilişkin iddialardır ve sahih delillerin bildirdiği sınırın ötesine geçmemek gerekir.
Kabir ziyaretinin meşru olması, kabirde yatan kişiden yardım istenebileceği anlamına da gelmez. “Allah’ım, burada yatan kişiyi bağışla ve ona rahmet et” demek ile “Ey falan zat, hastalığımı iyileştir, bana çocuk ver, rızkımı aç veya sıkıntımı gider” diyerek doğrudan ölüye yönelmek aynı şey değildir. Kur’an, “Mescitler Allah’ındır. O hâlde Allah ile birlikte hiç kimseye dua etmeyin.” buyurmaktadır. (Cin, 72/18) Başka bir ayette de, “Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir?” denilmektedir. (Ahkâf, 46/5)
Bu nedenle vefat etmiş bir peygamberin, velinin veya başka bir salih kişinin kendiliğinden gaybî tasarruf gücüne sahip olduğuna; hastalıkları iyileştirdiğine, çocuk veya rızık verdiğine ve insanların gücünü aşan ihtiyaçları karşılayabildiğine inanarak ona yönelmek İslam’ın tevhid anlayışıyla bağdaşmaz. Şifa veren, rızık veren ve insanın gücünü aşan sıkıntıları gidermeye mutlak anlamda güç yetiren Allah’tır.
Burada tevessül ile ölüden doğrudan yardım istemeyi de birbirinden ayırmak gerekir. Bir kimsenin Allah’a dua ederken bir peygamberin veya salih kişinin makamını vesile edinmesinin hükmü konusunda Sünnî âlimler arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı âlimler bunu caiz görürken bazıları meşru tevessülü Allah’ın isim ve sıfatlarıyla, kişinin salih amelleriyle veya hayatta bulunan salih bir kimseden dua istemekle sınırlandırmıştır. Bu nedenle “Allah’ım, falan salih kulunun hürmetine bana yardım et” şeklindeki ihtilaflı tevessül ile doğrudan “Ey falan zat, bana yardım et” diyerek ölüye gaybî bir güç atfetmek aynı hüküm altında değerlendirilmemelidir.
Türbeler etrafında ortaya çıkan çaput bağlamak, mum yakmak, mezar taşına veya toprağına dokunarak özel bir bereket ya da şifa beklemek, dileğin gerçekleşmesi için mezarın çevresinde belirli sayıda dolaşmak gibi uygulamaların ise Hz. Peygamber’in öğrettiği kabir ziyaretinde bir karşılığı bulunmamaktadır. Daha ciddi olanı, kabir sahibinin bir ihtiyacı karşılayacağı düşüncesiyle ona adak veya kurban yöneltmektir. Kur’an, “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” buyurmaktadır. (En‘âm, 6/162)
Bu sebeple kabir ziyareti ile kabirler etrafında sonradan oluşmuş inanış ve uygulamalar birbirinden ayrılmalıdır. Kabir ziyareti sünnettir; ölü için dua etmek meşrudur. Ancak ölüyü gaybî ihtiyaçları karşılayan bir merci hâline getirmek, ondan Allah’a mahsus kudret gerektiren şeyler istemek veya ona ibadet niteliğinde adak ve kurban yöneltmek meşru kabir ziyaretinin sınırları içinde değildir.
7. Ölüler Etrafında Oluşan Bid‘at ve Hurafeler
Bir yakının vefatından sonra dua etmek, sadaka vermek, borçlarını ödemek ve kabri ziyaret ederek onun için Allah’tan rahmet dilemek gibi uygulamaların dinî dayanakları bulunmaktadır. Bunun yanında zaman içerisinde bazı toplumlarda ölümün ardından yapılması gerektiğine inanılan çeşitli merasimler ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmı yalnızca örf ve gelenek niteliğindeyken bir kısmına dinî zorunluluk veya gaybî sonuçlar yüklenmiştir. İslam açısından asıl problem de burada başlamaktadır.
Bunların en yaygın örneklerinden biri, ölümden sonraki üçüncü, yedinci, kırkıncı veya elli ikinci geceye özel bir dinî anlam yüklenmesidir. Bu günlerde mutlaka Kur’an okunması, yemek dağıtılması, mevlid yapılması veya belirli duaların okunması gerektiğine dair Kur’an’da veya sahih sünnette bir hüküm bulunmamaktadır. Kişi istediği gün ölmüş yakını için dua edebilir veya sadaka verebilir. Ancak bunları belirli günlere bağlayarak “Ölünün kırkında mutlaka şu yapılmalıdır” şeklinde dinî bir gerekliliğe dönüştürmek için ayrıca delil gerekir. Hz. Peygamber’in ve sahâbenin uygulamalarında böyle bir ölüm takvimi bulunmamaktadır.
Özellikle bazı bölgelerde görülen “ölünün ruhu kırk gün boyunca evini ziyaret eder”, “perşembe geceleri eve gelir”, “yakınlarının kendisi için ne yaptığını görür” veya “elli ikinci gecede kemikleri birbirinden ayrıldığı için özel ibadet yapılmalıdır” şeklindeki inanışların da sahih bir dinî dayanağı yoktur. Ölümden sonraki hayat gayb alanına girer. Gayb hakkında neyin gerçekleştiği ancak Allah’ın bildirdiği ölçüde bilinebilir. Kur’an, “De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.” buyurmaktadır. (Neml, 27/65) Bu sebeple ölümden sonraki hayata ilişkin halk arasında anlatılan her bilgi dinî hakikat olarak kabul edilemez.
Mevlid okutmak da benzer şekilde değerlendirilmelidir. Hz. Peygamber’i (s.a.s.) anmak, onun hayatını anlatmak, salavat getirmek, insanlara yemek ikram etmek ve ölü için dua etmek kendi başlarına meşru davranışlardır. Ancak vefat eden kişi için belirli bir günde mevlid okutmanın zorunlu olduğu, yapılmadığında ölünün bundan zarar göreceği veya mevlidin ölü üzerinde kendiliğinden özel bir sonuç meydana getireceği şeklinde bir inancın sahih delili bulunmamaktadır. Bu nedenle bir aile toplantısı veya örf hâlinde gerçekleştirilen uygulama ile dinin emrettiğine inanılarak yerine getirilen özel bir ölüm merasimi birbirinden ayrılmalıdır.
Burada her sonradan ortaya çıkan âdeti aynı şekilde değerlendirmemek gerekir. Bir ailenin vefat eden yakınını anmak için bir araya gelmesi, misafirlere yemek ikram etmesi veya birlikte dua etmesi, sırf geçmişte aynı biçimde yapılmadığı için kendiliğinden şirk veya hurafe sayılmaz. Problem, örfün dinleştirilmesi ve hakkında delil bulunmayan bir uygulamaya özel sevap, zorunluluk veya gaybî tesir yüklenmesidir. Bir davranışın yapılmaması hâlinde ölünün rahatsız olacağına, ruhunun eve geleceğine veya belirli bir günde yapılan merasimin onun ahiretteki durumunu zorunlu olarak değiştireceğine inanmak için sahih delil gerekir.
Bu nedenle ölüler etrafındaki uygulamaları değerlendirirken Kur’an ve sahih sünnetle sabit olan uygulamalar ile fıkhî ihtilaf bulunan meseleleri ve dinî dayanağı bulunmayan inanışları birbirinden ayırmak gerekir. Toplumda yaygınlaşmış bir geleneğin dinî zorunluluk hâline getirilmesi bid‘at tehlikesi taşırken, gayba ilişkin delilsiz iddialar ve günlere, nesnelere veya ritüellere kendiliğinden görünmeyen güç yüklenmesi hurafe ve bâtıl inanç alanına girer. Vefat etmiş yakınlarımız için dua etmek, bağışlanmalarını dilemek, sadaka vermek ve geride bıraktıkları hakları yerine getirmeye çalışmak için karmaşık ritüellere ihtiyaç yoktur. En güvenilir yol, sahih delille sabit olanı uygulamak, ihtilaflı olanı ihtilaflı olarak kabul etmek ve hakkında delil bulunmayan inanışları dinin bir parçası hâline getirmemektir.
İlgili Yazılar
“Hiçbir Günahkâr Başkasının Günahını Yüklenmez” Ayetlerini Doğru Anlamak
Şamanik Şifa: Modern Maskeli Eski Putperestlik
Rukye ve Günümüz Rukye Kültürü Üzerine Bir İnceleme
Bilinçaltı Yöntemlerinin Saklı Tehlikeleri
Soruları
Ölen kişinin arkasından ne yapılır?
Ölü için Kur’an okunur mu?
Ölüye Yâsîn okumak caiz mi?
Ölü adına sadaka verilir mi?
Ölen kişinin oruç borcu nasıl ödenir?
Ölen kişinin namaz borcu için fidye verilir mi?
Ölü adına hac, umre veya kurban yapılabilir mi?
Ölünün 7’si, 40’ı ve 52’sini yapmak dinimizde var mı?
Ölüler bizi duyar mı?
Ölülerden veya türbelerde yatan kişilerden yardım istemek caiz mi?
Yorumlar (0)
Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.
Yorum yapmak için giriş yapın.