ŞİFA ENERJİSİ UYGULAMALARININ UNSURLARI

Meditasyon

Teşhis ve Uzaktan Uygulama

Gizemli Dil Kullanımı ve Gizli Olanı Bilme

Ritüeller

Sarkacı Kim Çeviriyor?

İçsel Görü

Seansta Ne Hissediliyor?

Meditasyon

Benim bir yıl süreyle yanında gözlemlerde bulunduğum uygulayıcı, meditasyon konusuna hiç girmemişti. Ama kendisinden önce aldığım Pranik Şifa eğitimlerim esnasında eğitim programına meditasyon ile başlanıyordu. Tabii bu bana garip gelmişti. Eğitimcimiz, bunun hem enerjimizi arttırma hem de seans sonralarında üzerimizde biriken negatif yüklerden kurtulmamız için gerekli olduğunu belirtti. Ben, bunu yapmaktansa zikir çekmenin benim için daha uygun olacağını belirtmiştim. Yine de 4 günlük eğitim programında, 4-5 defa meditasyonu tecrübe etme imkânım oldu. Meditasyon sonrasında gerçekten de elde hissedilen enerji yoğunluğunda bir artış ve ruhsal bir dinginlik hâli hissedilebiliyordu.

Öncelikle, incelediğim kaynaklardan şifa uygulayıcılarının meditasyon pratikleri hakkındaki aktarımlarını paylaşmak istiyorum. Steine, meditasyon esnasında, tanrıların ve şeytanların kol gezdiği âlemlerin yaratıldığını ve bu varlıkların diğer dünyalarda şifa uygulayıcısına rehberlik ettiğini yazmaktadır.

“Usuinin sınavı, Koriyama Dağı’nda üç hafta boyunca meditasyon yapması, oruç tutması ve dua etmesiydi.

Burada meditasyon yoluyla, içinde tanrılar ve şeytanların kol gezdiği engin dünyalar yaratılır. Bu varlıklar, kendi varlığının ötesindeki dünyada öğrencinin rehberi olurlar. Reiki 2 uyumlamasıyla diğer gerçekliklerle irtibat kurulur ve şifacı, bilgi ve yardım için başka dünyalarla iletişime geçmeyi öğrenir.

Mahayana Budizmi ve onun bir kolu olan Vajrayana; çok eski zamanlarda meditasyon, canlandırma, ritüel, ruhsal ve bitkisel şifa, rüya çalışması, bilinçli ölüm, kadınlara saygılı cinsel şifa, geçmiş hayat regresyonu, her türden psişik gelişim ve yetenek vb. tekniklerini geliştirmiştir.”[1]

Steine’nın burada bahsettiği tanrılar kimlerdir? Aciz bir insan, nasıl olur da tanrılar ve şeytanlar yaratabilmektedir? İrtibata geçilen ve bilgilerin alındığı öteki dünya olarak bahsedilen alan neresidir? Bu bilgilerin gerçek olduğuna nasıl karar verilmiştir? Bizim, İslam inancından bildiğimiz dünya, kabir hayatı ve ahiret vardır. Bunun dışında bahsedebileceğimiz başka bir dünya söz konusu değildir.

Brennan, meditasyon konusunu işlerken, kendisi için en değerli meditasyonun, manevi rehberi olan Emanuel tarafından verildiğini ifade etmektedir. Emanuel konusunu ileride manevi rehber başlığı altında inceleyeceğim. Okurlarım bunun bir insan olduğunu sanabilirler. Aslında bu, Brennan’ın görüştüğünü iddia ettiği ve kendisinden bilgiler aktardığı, görünmeyen bir ruhani varlıktır. Brennan meditasyon konusunda şunları ifade ediyor:

“Zihinlerinizi sakinleştirmek için meditasyon yapın. ‘Sakinim ve Tanrı’nın benimle olduğunu biliyorum.’ mantrasını kullanarak meditasyon yapın. YDAyı geliştirmek için geniş bir şuur alanına girmek gerekli. Bunu yapmanın farklı yolları var. Meditasyon, en çok bilineni hâline geldi. Benim favori meditasyonum; Heyoan, Pat ve Emanuel ile birlikte yürüttüğümüz çalışmada, Emanuel tarafından verilen bir meditasyondur.”[2]

Meditasyon ile ilgili, bir şifa enerjisi uygulayıcısının, sayfasında paylaştığı şu meditasyonları irdelemek istiyorum. Bakalım uygulanan bu pratikler, bize anlatıldığı gibi sadece gözleri kapatarak yapacağımız trans hâlinden mi ibaretmiş?!

DOLUNAY MEDİTASYONU

Dolunay meditasyonu için odanın önceden hazırlanması gerekmektedir. Hazırlığı bitirdikten sonra üzerimizde beyaz bir kıyafet ile meditasyona başlayacağız.

Nefesler yine yavaş ve düzenli olarak burundan alınıp, burundan verilerek medite hâlimizi bozmadan sekansı tekrar ediyoruz; 8-8-2-7-4-6-5 her bir rakamda bir saniye bekledikten sonra diğerini söyleyin. Bu sekansın, ruhu ve bilinci, kuantum boyutunda iyileştirici gücü bulunmaktadır.

Her alınan nefeste, dolunayın ışığını içimize çektiğimizi imgeliyoruz. Dolunayın şifalandırıcı ışığını her içimize çektiğimiz nefes ile şifalandırıcı ışığın tüm vücudumuza, organlarımıza, hücrelerimize, çakralarımıza yayıldığını imgeliyoruz.

Bu meditasyondan daha etkili bir şekilde faydalanmak isterseniz, üzerinizde veya avucunuzda temizlenmiş kristal kuvars, selenit veya aytaşı bulundurabilirsiniz.

YERKÜRE İLE BAĞLANTI KURMA TEKNİĞİ

Transa girdiğinizde kalp çakranızda ya da kalbinizde köklenmeye başlayan yeşil veya pembe renkli damarlar imgeleyin. Bu damarlar ilk önce tüm vücudunuzu kaplıyor, daha sonra ayak tabanlarınızdan çıkarak yerkürenin çekirdeğine kadar iniyor.

Bu çalışma esnasında ağlayabilirsiniz. Çünkü: “En merhametli anne ile bağ kuruyorsunuz.”

Çalışma sonunda “Yerkürenin ruhuna sevgi ve ışık gönderiyorum, sevgili annemiz, cömertliğin için sana minnettarım.” diyoruz ve çalışmayı bitiriyoruz.

Buradaki anlatımlar bir inanç ve kabul meselesidir, bilimsel herhangi bir karşılığı yoktur. Bu sayılar neye göre belirlenmiştir? Bu sayıları söyledik diye neden hayatımızda bir şeyler değişsin? Kuantum boyutu neresidir ve varsa bu boyutun ruhu ve bilinci şifalandırdığı nasıl tespit edilmiştir? Dolunayın şifalandırıcı ışığının olduğu neye göre tespit edilmiştir? Yerkürenin ruhuna ışık göndermek ne demektir? Muhtemelen uygulayıcı, bu meditasyonu Hristiyan bir kaynaktan tercüme etmiş. Buradaki en merhametli anne ile kastedilen Hz. Meryem olsa gerek. Hristiyanlar dualarını direkt Allah’a sunmak yerine, “göklerdeki babamız” diyerek Hz. İsa’ya veya “Yüce Meryem” diyerek Hz. Meryem’e sunmaktadırlar. Kur’an’da Allah (cc), kendisini en merhametli olarak nitelendirir. Ve Allah, Kur’an’ın ilk sayfasında yer alan Fatiha’da, şükrün her türlüsünün kendisine yapılmasını ister. “Her türlü hamd, şükür ve övgü, âlemlerin Rabbi olan Allahadır[3]. Bu meditasyon uygulamasını yapan bir uygulayıcı, birçok yönden şirke düşmekte olduğunun farkına varmamaktadır.

Sağlık konulu bir sosyal medya grubunda, daha önce bioenerji ile ilgili paylaşım yapan iki bioenerji uygulayıcısı ile özelden yazıştım. Alacağım cevabı bilerek özellikle şu soruyu sordum: "Kendinizdeki birikmiş negatif enerjiyi nasıl atıyorsunuz?" "Topraklama yapıyoruz." dediler. Bu defa "Topraklama yapmak için meditasyon yapıyor olmanız lazım. Meditasyon, Hinduizm ve Budizmin ibadet şekli, haram değil mi?" diye sordum. Birisi, "Ben onlar gibi yapmıyorum, kendi meditasyon usulümü geliştirdim.", diğeri ise "Web sayfamda gerekli bilgiler var." deyip iletişimi kestiler.

Tamamlayıcı tıp uygulamalarındaki pratikler değerlendirildiğinde çoğunun, Doğu'nun geleneksel tıbbi uygulamalarını içerdiği görülmektedir. Budizm ve Hinduizm felsefelerinin, özellikle Hindistan, Çin, Tibet gibi Uzak Doğu ve Asya ülkelerindeki geleneksel ve mistik tıp anlayışının, Batı ülkelerinde tekrar revize edilerek, albenisi yüksek isimlendirmeler ile modern şifacılık olarak pazarlandığı görülmektedir. Tekrar Bağlantı, Theta Healing, Power Codes, Access Bars gibi bu isimlendirmeler, uygulamalara hem bilimsel bir hüviyet hem de mistik bir güç katmaktadır. 

Yeni Çağ’ın, modern dinî yorumları ve şifa akımları, geleneksel dinlerin ibadet ve ritüelleri yerine, Hint ve Uzak Doğu dinlerinden devşirdikleri meditasyon ve yoga gibi bireysel tecrübelerle de dinin yaşanabileceğini söylemektedirler. Bu konuda dinin bu işe ne kadar izin verdiği çok da önemsenmemektedir. Yaratıcının ve peygamberinin hükme bağladığı dinî kurallar yerine, bireyin belirlediği kurallar kabul görmektedir. Böylece haz ve hız çağının insanı, kurallarını kendisinin belirlediği ve kendi tecrübelerine göre inşa ettiği inanç sistemleri oluşturmaktadır.

Oluşturulan bu yeni din anlayışlarında gerçekleştirilen her bir uygulama ve pratik, İslam’ın ibadetleri ile benzerlik göstermektedir. Hatta onlara alteranatif olarak geliştirildiği de söylenebilir. Örneğin; namaz hareketleri yoga duruşlarına, meditasyon esnasında evrenden isteklerde bulunma dua etmeye, Reiki’den sonra enerji geçişlerinde dengenin sağlanabilmesi için ellerin ve kolların yıkanması ise abdest almaya benzetilmektedir. Böylece adım adım insanın manevi ihtiyacını karşılamaya yönelik ve yine insanın kendisinin geliştirdiği mistik unsurlarla, Yeni Çağ din anlayışı, şifa akımları üzerinden zenginleştirilmektedir.

İnsanların “egoya sahip olmaması” gerektiğine dair Doğu öğretisi, meditasyon yapanları “hiçbir” bakış açısına sahip olmamaları için “boş” olmaya teşvik ediyor. Birçok meditasyoncu bunun, önemli konularda bile, hiçbir bakış açısına sahip olmamak anlamına geldiğine inanır. 

Meditasyon ve yogada boşalma ile beraber bir boşluk vardır. Hayatın zorlukları karşısında dayanıp güveneceği güç, güven, huzur ve sevgi kaynağı olan yaratıcı inancı bulunmamaktadır. Hayatın sonunda nasıl bir sonuçla karşılaşacağını bilmediğiniz bir meçhul yolculuktur bu ve insana emniyet hissi vermez. Yaratıcının insanlar arasındaki elçisi olan peygamberin sunduğu rehberlikle şekillenmiş bir inanç yoktur ortada. Hatta yaşanılan bu hâl, Budist gelenekte “boşluk çukuruna düşmek” olarak nitelendirilmiştir. Bu durumun neticesinde yaşanacakları, Budist bir öğretmen olan Shinzen Young “Meditasyonla bir yere varan hemen hemen herkes olumsuz duygu, kafa karışıklığı ve yönelim bozukluğu dönemlerinden geçer.” diyerek özetler.[4]

Türkiye’de maneviyatçı (ben ötesi-transpersonal) psikolojinin öncü isimlerinden Dr. Mustafa Merter, yaşadığı iç boşluklarına bir arayış içinde bulunduğu dönemde tecrübe ettiği meditasyonu kitabında şöyle irdeliyor:

“Hayatımın yaklaşık on senesini, günde 2 ila 4 saat kadar süren Zen meditasyon uygulamaları ile geçirdim. Ayrıca senede iki üç defa dağların, ormanların ücra köşelerinde inzivaya çekildim. Meditasyona dair bahsetmiş olduğum durum ve hâllerin hepsini bizzat yaşadım. Daha sonra bu yöntemi terk ederek, tedrici olarak zikir ve sema uyguladım.

Senelerce uyguladığım meditasyon teknikleri sonrasında farkı­na varmadan içimde enaniyet, manevi bir narsisizm oluşmuş. Ortaya çıkan hâllerin ve ışığın kendimden kaynaklandığını sanmaya başlamıştım! Tevazu gibi görünen bütün davranışları­mın altında gizli bir gurur yatıyordu. Maddi açıdan varlıklı bir insan olmama rağmen, yırtık pırtık elbiseler giyiyor, çok az yemek yiyor ve vejetaryen bir rejim uyguluyordum. Farkındalı­ğımı azalttığı için alkolü bırakmış ve âdeta bir ermiş hayatı sürme­ye başlamıştım. Bir müddet inzivada kaldıktan sonra, dağdan veya mağaradan inip derin derin bakan bilge gözlerle insan­ları süzdüğümde, kadın erkek herkes karşımda eriyip gider ol­muştu. Özellikle hanımların ilgi odağı hâline gelmiştim. Bütün bu ermiş/aydınlanmış karizmama rağmen, yine de insanları istismar etmedim, ne kadar şükretsem azdır.

Tuttuğum yolda ‘aydınlanma’, insanın kendi kendine oluşturduğu bir ‘yükselişti.’ Yükselişi arttırmanın yo­lu, daha fazla meditasyon yapmaktan geçiyordu. On saat, on iki saat, bütün bir gece, hiç uyumadan arka arkaya iki gün, duvara dönüp o ufacık siyah yastığın üstünde, dimdik bir omurgayla, put gibi oturmak ve oluşan tüm duygu ve düşüncelerin, gökteki bulutlar gibi gelip geçişini izlemek... Hızla belirip kaybolan sevgi, nefret, çoşku ve hüzün karışımı hisler... Bu oturuşta ak­lına Buda bile gelse ‘Vur kıçına tekmeyi’ diyordunuz! Bende­niz, gece gündüz ‘armut’ gibi oturup tüm bildiklerimi unuta­rak ‘yok olmaya’ uğraşıyordum. Oysa bu ‘yok olmuş Musta­fa’, benim bile farkında olmadığım, hayatımın en sinsi alt kişiliği hâline dönüşmüştü. 

‘Meditasyoncular’, birbirlerini gördüklerinde ‘koklaşırlar’; kimin ‘gagası’ daha büyükse, kim daha ‘bilge sözler’ sarf edi­yorsa o baskın çıkar. Bendeniz sadece ‘teoride’ değil, icraatta da ciddi çabalar gösterdiğim için rakiplerimin bana karşı hiç şansları yoktu. Adamların karşısına ‘yok olmuş’, ‘saf bir nefs’ hâlinde çıkıyordum Tutup çekiştirilecek hiçbir tarafım yoktu! Zaman içerisinde bu ‘yarışta’ yine bir enaniyet olduğunu fark ettim. Ben, gerçek ermiş; onlarsa sahteydiler. Onlar, yemi yutmuş, benim ‘öyle olduğuma’ inanmışlardı. Bense inanmıyor­dum çünkü bana bir şekilde İslam ve tasavvuf ‘virüsü’ bulaşmıştı! Bu rolden nefret etmeye başladım ve giderek bu gruplardan uzaklaştım.”[5]

Dr. Merter gibi, bir kısım psikoloji öncülerinin de arayışlar içerisinde bulundukları dönemde meditasyonu tecrübe ettiklerini görmekteyiz. Jung da bunlardan birisidir. Jung, insan nefsinin derinliklerine yaptığı yolculukta, Batı ve Doğu dünyalarının manevi bilgelikleri ile de karşılaştı. İlgi alanla­rı, Hristiyanlığın değişik veçhelerine, gnostisizmden simyaya, Es­ki Mısır dininden Hermetizme, astrolojiden, Tibet Budizmi’nin Ölüler Kitabı'na, Kızılderililerin animizminden, kadim İran dini Mazdeizme kadar geniş bir yelpazeyi kapsadı. Hatta 1929'da yayımladığı psikolojik bir analizde Jung, “Altın Tomurcuğun Sırrı” adlı, Çin mistisizminin kadim klasiklerinden sayılan kitapta, kendi benlik öğretisiyle benzerlikler keşfetti.

Ne var ki Jung, dünya üzerindeki bütün din ve maneviyat ge­lenekleriyle temas etmesine ve ciddi araştırmalar yapmak ama­cıyla her kıtaya seyahatler yapmasına rağmen, tuhaf bir şekilde İslam ve tasavvuf bilgeliğinden neredeyse hiç söz etmemiştir. Oy­sa Kuzey Afrika ve Hindistan'da İslam dini ile yakın temasta bulunmuştur.[6]

Yine bunlardan birisi de Freud'un, "Büyük Fechner" diye sözünü ettiği, akıl babası G. T. Fechner'dir. Protestan bir papazın oğlu olan Fechner, manik depresyondan muzdarip bir tıp doktoruydu. 3 yıl süren ağır bir depresyonun ardından iyileşmiş, daha sonra ise yeniden manik bir döneme girmişti. Yara­tıcı tarafından dünyayı kurtarmak üzere görevlendirildiğini iddia ediyordu. Aslında sağlıklı dönemlerinde Fechner, başarılı bir bilim adamıydı. Deneysel metodolojiyi, psikolojiye uyarlayarak bir ilke imza atmıştı. Tutkulu bir şekilde, maddi ve manevi dünyalar arasındaki ilişkinin sırrını çözmek istiyor­du. Eski İran dini Mazdeizm’den ve Yunan filozofu Ploti­nus'tan esinlenerek yazdığı “Zend-Avesta” adlı kitabında, insan nefsi üzerine kendince yorumlar yapmıştı.[7]

Bu iki örnekte de görüldüğü gibi, insanı anlama ve sorunlarına çözüm sunma adına yola çıkmış, psikolojinin gerek öncüleri gerekse takipçilerinin gündeminde İslam yoktur. İran’ın Mazdeizm’i, Antik Yunan’ın Felsefesi, Uzak Doğu’nun tanrısız dini Budizm ve çok tanrılı dinlerinden Hinduizm’de, ruhsal boşluklarına çare arayan bu öncüler ve takipçileri, maalesef İslam’ın namaz, zikir, oruç ve itikaf gibi fıtrata uygun, ruhu besleyici ve düzenleyici unsurlarına karşı en ufak bir yaklaşımda dahi bulunmamışlardır.

Batı'da yayımlanan tıbbi makalelerin sadece %0.008'inin din ve maneviyat konusunda olduğunu göz önüne alır­sak bizdeki yayınlar bu oranın çok daha altındadır.[8] Neticede, genelde meditasyon ve yoga üzerine yapılan çalışmalar ile bu uygulamaların, maalesef bilimsel bir hüviyete büründürüldüğü meditasyon ve yoganın, hayatın bir gerekliliği gibi lanse edilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, meditasyon yapan insanların bir kısmı, olumsuz tutumları içselleştiriyor, öz güvenlerine ve içgüdülerine zarar veriyor. Bu insanlardan bazıları, aydınlanmış gibi görünen ve kendisine tapınılmayı talep eden egemen, otoriter kişiliklerin avı oluyor.

Meditasyon uygulayıcıları, özellikle meditasyonun olumlu yönleriyle alakalı yayınlanmış bilimsel çalışmaları nazara verirler. Oysa meditasyonun yazılmayan, konuşulmayan ve karanlıkta kalan arka yüzü üzerinde de yapılmış birçok çalışma vardır. Bu çalışmalar meditasyonun; duygusal duyarlılıkta ve fiziksel duyumlarda artış, benlik duygusunda değişim, duygusal iniş ve çıkış, uyuşma ve hayatın gerçeklerinden kopuş, etrafına duvar örme ve insanların içeri girmesine izin vermeme, aile ve samimi ortaklarla ilişkilerden sağlıksız kopuş, kendi bakış açılarından, görüşlerinden ve inançlarından uzaklaşma, narsist kişiliğin gelişimi, ayrışma, uzaklaşma, yabancılaşma ve kişiliksizleşme, temel yaşam görevlerini yerine getirememe, doğal insan içgüdülerinde hasar, odak kaybı, yoğun korku gibi birçok zararlarını ortaya koymaktadır.

Akıl hastalığıyla (bipolar bozukluğu) yaşamakla ilgili konularda sunumlar yapan Victoria Maxwell; bir hafta sonu meditasyon inzivasına kaydolduğunda işlerin daha da kötüye gittiğini, 48 saat boyunca sert bir zeminde tamamen hareketsiz olarak oturduğunu ve “Ben kimim?” şeklinde ifade edilebilecek, sessiz bir mantrayı tekrarladığını, pazar gecesi ise daha sonra psikotik bir kırılma ve bipolar bozukluğunun başlangıcı olarak teşhis edilecek olan mistik ve ruhsal bir uyanış yaşadığını, “1930'ların savaş uçaklarının tepemde gürlemesi gibi işitsel halüsinasyonlar yaşadım.” diyerek, uzun bir meditasyon inzivası nedeniyle nasıl bir zihinsel çöküş yaşadığını anlatmaktadır. [9]

Amerikalı klinik psikolog, Dr. Paula Watkins, meditasyon yapmanın; kişilerde depresyon ve anksiyeteyi tetikleyebileceğini belirterek, “Meditasyon sırasında zihinlerinin çok derinlerine gidebilir, depresyon ve anksiyete içine düşebilirler.” diyor.

Meditasyonun, kişileri günlük kaygılarından koparan etkili bir yöntem olduğunu da kabul eden Dr. Watkins, “Meditasyon son dönemde çok yaygın hâle geldi. Ancak travma yaşamış insanların bastırılmış duygularını harekete geçirebilir ve kişinin yeniden depresyona girmesine yol açabilir.” uyarısını da yapıyor.

Yoğun bir meditasyonun gerilemeye yol açtığı bilinmeyen bir durum değildir. 10 gün boyunca 10ar saat meditasyon yaparsanız, geriye attığınız her türlü duygunun ve travmanın ortaya çıkması doğaldır. Özellikle psikoz şizofreni yaşayanların çok dikkatli olması lazım. Çünkü meditasyon, halüsinasyonlar ve sanrıların artmasına neden olabilir.”[10]

Meditasyonun ilk devrelerinde, zevkle yapılan her yeni işte olduğu gibi derin bir mutluluk, dinginlik ve huzur hâli yaşanabilir. Ama bir müddet sonra bu hisler kaybolmaya başlar. Hâliyle insan, tecrübe ettiği zevkleri yaşamaya devam etme arzusu ile meditasyon süresini daha da uzatmaya başlar. Ünlü Zen Ustası Yasutanu Roshi “30 senedir bir dahaki meditasyonumu düşünmeden ağzımdan bir lokma bile geçmedi." diyerek, yaşanan kısır döngüyü özetlemektedir. Meditasyon, âdeta deniz suyu gibi, içtikçe susatır ama susuzluğu gerçekten gidermez.

Elbette ki her yapılan batıl işe ortak olan ve onu insanlara süslü gösteren şeytan da burada boş durmaz. Meditasyon ve yoga; kişiye öz güven verir, içsel coşku yaşatır, bilgece sözler söyletir, rüyalarını güzelleştirir, kavgalı olduğu insanlara karşı affetme ve kucaklama hissi pompalar, estetik duygusunu geliştirir, zekâsını parlatır, olayları orijinal bir bakış açısıyla değerlendirme yeteneği verir. Aslında bunların hepsi, elde edilememiş gerçek huzurun taklitlerinden başkası değildir.

Bir müddet sonra insan yapımı bu ibadetler, her ne kadar süresi uzatılsa da ilk günlerdeki huzuru vermez. İnsan yeniden bir arayış dönemine girer. Dine, yaratan fikrine ve kul olma bilincine karşı ön yargılı olunduğunda çözüm, hep insan üretimi, plastik fikriyatta aranır. Bu defa Hint gurularının ve zen ustalarının hayatları okunmaya ve rehber edinilmeye başlanır. Resimleri evlere asılır, etraflarına mumlar ve tütsüler yakılır, yüksek ücretler ödenerek toplantılarına katılıp huşuyla falcı üfürmelerine benzer, herkese hitap eden sevgi ve kendini aşma temalı sohbetleri dinlenir.

Budizm ve Hinduizm gibi Uzak Doğu dinlerinin bir ibadet şekli olan meditasyon ve yoga, ısrarlı bir şekilde ruhun huzur bulacağı bir unsur gibi takdim edilmektedir. Hatta sağlıklı bir spor faaliyeti olduğu nazara verilmektedir. Elbette ki yapılacak her türlü bedeni hareket sağlığa katkıda bulunacak bir yön içerebilir. Ancak anlatılarda, bu unsurların dinî boyutu ise tamamıyla gözden uzak tutulmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığının da bu konuda yapmış olduğu açıklamada, bu unsurların bu yönlerine dikkat çekilmektedir. Soru ve cevap şöyle:

Yoga yapmanın hükmü nedir?

“Yoga, Hinduizm ve Budizmde kişiye birtakım ilahi bilgiler ve yetenekler kazandırarak, onun arınmasına ve hakikate ulaşmasına aracı olması amacıyla uygulanan bir yöntemdir. Son yıllarda ülkemizde bedensel egzersiz ve psikolojik terapi faaliyetleri görünümünde yaygınlaşan yoga merkezlerinin önemli bir kısmı, kendilerini bu dinlerden ayrıştırarak bağımsız yoga uygulayıcısı oldukları söylemiyle faaliyet göstermektedirler. Ancak yoganın dinî bir yönünün bulunmadığı ve zihinsel arınmayı amaçlayan alıştırmalar olduğu söylemi, tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Hint dinlerinde yoga, dinî bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. Buna göre bir Müslüman’ın, başka bir dinin inanç ve ibadetlerine dayandığını bilerek yoga yapması uygun değildir.”[11]

Benzeri bir değerlendirme Yunan Ortodoks Kilisesi tarafından da yapılmıştı. 2019 yılında Kilise, Yoga ve Meditasyonun yapılmasının uygun olmadığını açıklamıştı.[12]

Bir enerji uygulamaları sosyal medya grubunda gördüğüm cümle, konuyu daha anlaşılır kılacaktır. “Dua evrenle konuşmaktır. Meditasyon onu dinlemektir.” Gerek İslam gerekse Hristiyanlık gibi hiçbir ilahi din bu cümleyi onaylamaz. Çünkü bir yaratıcıya inanan, bu dinin mensupları için isteme merci ancak Allah veya Tanrı’dır. Kendisi gibi yaratılmış bir unsur olan evren, insanın ihtiyaçlarını karşılayacak bir kudrete sahip değildir. “Bana dua ediniz ki icabet edeyim.”[13] beyanıyla Allah (cc), kulun dua konusunda tek yönelişinin kendisine olmasını emretmektedir. Evrene sunulan talep ise şirk olarak nitelendirilebilir. Ayrıca meditasyon esnasında evrenden alınacak mesaj nedir? Yıldızlar, gezegenler, uzayın boşluğu, galaksiler, artık evrenden kasıt her ne ise bize meditasyon esnasında nasıl bir cevap verecektir? Fısıldayacak mı, konuşacak mı? Yani bu cümle, gerçek hayatta herhangi bir karşılığı olmayan hayalî bir imgelemden başka bir şey değildir. Şifa uygulamalarının konularının hiçbiri bundan çok da farklı değildir aslında.

Meditasyonun kaynağı, Hinduizm’in kutsal kitabı olan Veda”lardaki bilgilerdir. Her ne kadar bu öğreti veya dinin, belki gerçek bir peygamberin tahrif edilmiş ve bozulmuş dini olma ihtimali olsa da İslam geldikten sonra, insanlar tarafından tahrif edilmiş bütün dinlerin inanç, şeriat ve ibadetleri batıl kılınmıştır. “Allah katında tek din İslam'dır.”[14] hükmünce, Allah’ın emrettiği ve peygamberin gösterdiğinden farklı olarak, başka bir dinin ibadet şeklini taklit etmek veya uygulamak bitat ve dalalettir. Namaz, oruç ve zikir gibi insanı dengeleyen, sükûnet ve huzura ulaştıran kaynaklardan mahrum olan farklı dinlerin mensupları veya inançsızlar için meditasyon ve yoga belki bir alternatif olabilir.

Bu şahısların mensubu oldukları elit çevrelerde, din ve dinin getirdiği “nefis hijyeni” bir referans kaynağı oluşturmadığı için; evlilik dışı ilişki, içki, haram yeme, gıybet gibi günahlardan herhangi bir endişe duyulmadığı için bu fiiller işlenmeye devam edilmektedir. Hakk’ın rağmına sürdürülen böyle bir hayat tarzı, elbette ki insana, daha bu dünyada iken cehennem azabı yaşatacaktır. Hâliyle bu insanlar, gecenin karanlığındaki yıldızların parlaklığına vurulmuş âşıklar gibi, meditasyon ve yoganın zayıf ışığında, yollarını el yordamıyla bulma çabalarına bir ömür devam edeceklerdir. Neticede, taşlara takılıp düşerek, bazen de ellerine batan dikenlerle, endişe ve ızdırap dolu bir hayatı sürdüreceklerdir. Ama hiçbir zaman içlerindeki acı, hasret, kasvet ve karanlık tam olarak dindirilemeyecektir. Yıllar önce Uzak Doğu’da, bir Budist manastırını ziyaret eden Müslüman bir din adamı, rahibin sorusunu şöyle aktarmıştı: “Neden bizim yüzümüz mat ama sizin yüzünüzde bir ışıltı var?”

Doğru kaynaklardan elde edilmiş gerçek bir din anlayışı, hakkıyla kılınmış namazlar ve yerine getirilmiş ibadetler, insanı kötü olanı işlememe konusunda irade sahibi yapabilir. “Şüphe yok ki namaz, çirkin ve kötü şeylerden alıkoyar.”[15] Ama aynı şeyleri meditasyon ve yoga için söyleyemeyiz. Zaten bu tür pratikleri yapanlar için kötüden uzak kalmak, talep edilen bir durum değildir. Meditasyon sonrası birkaç kadeh içki veya evlilik dışı yaşanacak bir ilişki, çok da problem değildir. Çünkü dinin haram kıldığı bu unsurlardan uzak durmak için zorunlu sebepler yoktur ortada.

Bugün, Müslümanların namaz kılanlarının dahi ibadet ve zikirlerinde tam anlamıyla bir huzur ve dinginliği yakalayamayarak meditasyon ve yogadan medet ummaları ise faiz alıp vermeleri ve haram gıdalarla beslenme gibi birçok günahla kirlenmiş olmalarıyla ilişkilidir. Takva, tevekkül ve teslimiyetten uzak, lakayt ve laçka diye nitelendirebileceğimiz bu dinî yaşantının neticesi olarak latifeler (manevi duygular) ölmekte ve dinî huzur hissedilememektedir. Neticede, bu batıl yollardan medet umulmaktadır.

İslam’ın getirdiği namaz ve oruç gibi ibadetler, herkes tarafından kolaylıkla yapılabilirken, Japonya, Tayland ve Sri Lanka gibi ülkelerde dahi günlük meditasyon ve yoga, çoğunlukla manastırlardaki rahiplerin inhisarındadır. Yeryüzünü mescit olarak gören bir Müslüman için, temiz olan herhangi bir yerde, 10-15 dakikalık bir zaman dilimi içinde namaz kılmak mümkündür. Günlük aktiviteler esnasında dahi zikir çekilebilir. Oysa meditasyon için öncelikle konsantre olabileceğiniz sessiz bir mekâna, hatta bunun yanında, derinlik hissi verecek özel bir müziğe ihtiyacınız vardır.

İnsanların kendi düşünceleri ile geliştirdikleri, Budizm ve Hinduizm gibi dinlerden devşirdikleri meditasyon ve yoga ancak kırık cam parçalarının, elmas karşısındaki değeri kadar yalancı bir güzelliğe sahiptir. Yaradan, kulu için gerçek mutluluk kaynağının, ancak kendi acziyetinin farkına varmış olarak yapılacak olan zikrin olduğunu “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” [16] diyerek beyan etmektedir. Rabbinin bu davetine karşı insanın, kendince huzur arayışları boş bir çabalamadır.

İslam dini, insanın ruhuna gerekecek bütün manevi ihtiyacı kapsar ve karşılar. Meditasyon yerine; Allah’ın emrettiği namaz ve Hz. Peygamber’in (sav) sünnetinde bulunan zikir, tefekkür, itikaf gibi ibadetler ruhu tatmin etmek için yeterlidir. Dua eden kişi, yaratıcıdan kendisini iyileştirmesini isterken, meditasyon yapan kişi ise bu işe doğrudan kendi kalkışır. Bedenini dinler, fiziki ve düşünsel gerginliklerini azaltmaya çalışır. Yoga ve meditasyon, Hinduizm ve Budizm kaynaklı olup bu uygulamalarda amaç, kişisel olarak iç huzuru yakalamaktır. İslamda ferdin eğitimi ve kötü arzularının kontrol altına alınması için yoga ve meditasyon” şeklinde bir ibadet tarzı yoktur. İslam tarafından emredilen ibadet ve prensipler, güzel bir ahlak kazanılması için yeterlidir.

İslam’ın namaz, oruç, itikaf, zikir, umre ve hac gibi ruha dinginlik ve huzur veren ibadetlerin her birinde, mâsivadan arınma ve dünyanın ağır yükünden kurtulma vardır. İbadetten tekrar normal dünya hayatına dönüldüğünde, inanan ile beraber olacak, onu yalnız bırakmayacak, zorluklarında ve çaresizliklerinde yanında olacak bir ilah düşüncesi bulunmaktadır.

Huşu ile kılınan bir namaz, zikirle geçirilen zaman dilimi, açlıkla dinlendirilen beden, itikafla zenginleştirilen ramazan ayının gün ve geceleri, sadece bir zihin boşalması değil, insanın kendini tanıması, acziyetini Rabbine sunup teslimiyetini ifade etmesi ve bir nefis terbiyesi amacını taşır. Kişinin nereden geldiğini, nereye gittiğini derinlemesine tefekkür ederek, hayat yolunda hedeflerine daha emin adımlarla ilerlemesi için tamamen kendine ayırdığı vakitlerdir. Bu yol, yaratıcının insana sunduğu güvenli bir yol ve sığınaktır.

Eski ihtişamlı günlerini kaybeden ve son birkaç asırdır bilim adına dünyaya çok az katkıda bulunan İslam dünyası psikologları da maalesef, batılı bilim insanlarının önemsedikleri meditasyonu kendi tavsiye listelerine eklemektedirler. Bu kitabı yazdığım günlerde İngiltere’den, bir hanımefendiden şöyle bir mesaj aldım:

“Hayırlı günler hocam, 15 yaşında bir kızım var. Bir arkadaşım ona 2 seans bioenerji yaptı. Kızım, etrafta 1. seanstan itibaren başlayıp 2. seansla daha da fazla artmış olan, bir sürü, küçük, şeffaf noktalar gördüğünü söyledi. Hatta sürekli olarak bunları gördüğünden dolayı, bizimle konuşurken yüzümüze odaklanamadığını söyledi. Bu noktaları görmeye başladıktan 3 gün sonra ise okulda, derse odaklandığı zaman, bütün gün başının çok şiddetli bir şekilde ağrıdığını ve ilaç almış olsa da  pek  fazla etki etmediğini söyledi. Bununla birlikte bazı ortamlarda yanında onunla konuşuyor olsak bile, sesimizi çok uzaktan ve arada bir perde varmış gibi duyduğunu söyledi.

Bunlar ilk önceleri, hafif bir şekilde başladığında 1. seansı yeni bitirmişlerdi ve 2. seans yapılmadan önce kızım, ona uygulamaları yaptıran hanıma bu konuyu sormuş. O hanım ise kızımın, çok meditasyon yapıp tepe ve 3. göz çakrasını çok çalıştırıp etrafta oksijenin atomlarını görmeye başladığı şeklinde absürt bir cevap vermiş. Oysaki kızım, en son kendi başına bir meditasyonu, noktalar başlamadan 6 gün önce yapmış ve kendi yaptığı meditasyonlar kızıma, psikolojik destek amaçlı, kendi psikoloğu tarafından verilmiş, YouTube’da olan, bütün herkesin yaptığı meditasyonlardı. Hatta isterseniz size linklerini atabilirim. Ve bioenerjiyi yapan hanım, kızım basit bir soru sorduğunda konuyu, başka evrenlere getirip vücuda koruma amaçlı semboller çizmek hakkında bir sürü garip şeyler anlatmış.”

Peygamber Efendimiz (sav) “Haramla tedavi olmaya kalkışmayınız.”[17] buyuruyor. Bugün, bir kısım inançlı psikologlar dahi maalesef ki meditasyonu tavsiye etmektedirler. Bugünlerde katıldığım bir eğitim programında psikolog eğitmen, meditasyonun dinî bir yönünün bulunmadığını ve zihinsel dinginlik için gerekli olduğunu ifade ettikten sonra bazı video linklerini bizimle paylaştı. Paylaşılan linkleri incelediğim zaman, boynunda Budist tespihi bulunan bir bayanın meditasyon seslendirmesi yaptığını gördüm. Her ne kadar meditasyon, gözleri kapatıp bağdaş kurmak gibi basit bir ritüelden ibaretmiş gibi görünse de tespihin tamamlayıcı bir unsur olarak kullanılması, dinî bir ritüel olduğunun kanıtı olsa gerek.

Uygulayıcıların sayfalarını takip ettiğiniz ve özellikle YouTube kayıtlarını izlediğinizde sık sık meditasyon konusundan bahsettiklerini görürsünüz. Hatta bazılarının meditasyon uygulamalarına şahit olabilirsiniz. Maalesef bu meditasyonların dünyadaki uygulayıcıların aksine, mantralar yerine; Âmin, Allah’ın isimleri (esma), kelime-i tevhit, salavat, fonda Kuran veya sufi müzik gibi İslama özgü zikir ve uygulamalar eşliğinde yapıldığını da görmekteyiz. Üstüne bu meditasyonlarda, nur frekansına ulaşmak gibi, ne anlama geldiği belli olmayan tanımlamalar yapılarak konu, İslam’ın bir parçası imiş havası verilmektedir. Bu şekilde, yapılan batıl iş meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Batıl bir yola, hak bir unsuru monte etmek, o yolu hak bir yol getirmez. Batılın en zor ayırt edileni, hak ile karışmış olanıdır.

Maalesef bugün ben, namazımı da kılarım, meditasyonumu da yaparım diyen Müslümanlarla karşılaşıyoruz. Yogayı, spor amaçlı yaptığını da söyleyenleri görmek artık mümkün. Peygamber Efendimiz (sav) Kim bir kavme benzerse onlardandır.”[18] diyerek başka dinlere ait unsurları kesin bir şekilde yasaklamıştır. Ayrıca dine bidat dâhil edenlerin, ahirette zor durumda kalacağını ifade etmiştir.

Hz. Peygamber (asm), nübüvvetin ilk zamanlarında vahye aykırı olmayan bazı konularda ehl-i kitaba muvafakat ederek, müşriklere muhalefet etmeyi tercih ederdi. Bunu, en basitinden saçını taramasında bile göstermekte idi. “Müşrikler saçlarını (sağa sola) iki tarafa ayırıyorlardı. Ehl-i kitap ise toptan öne doğru tarıyorlardı. Peygamberimiz de ehl-i kitap gibi tarıyordu. Daha sonra (onlara muhalefet ederek) ikiye ayırmaya başladı.”[19] manasındaki hadisten de bunu anlamak mümkündür.

Ancak (müşriklerin âdetleri ortadan kalktıktan veya etkisini kaybettikten) sonra Peygamberimiz (asm) ehl-i kitaba muhalefet etmeyi emretti. Muhalefet ettiği konulardan birisi de kıble konusunda olmuştu. Medine’ye ilk geldiği dönemde kıble olarak Mekke’deki Kâbe’ye değil, Kudüs’deki Beyt-i Makdis’e yöneliyordu. Ancak hicretin 17. ayından sonra Hz. İbrahim’in de kıblesi olan Kâbe’ye yönelmişti.

Yine ibadet konusundaki diğer bir muhalefeti ise muharrem orucu ile ilgili olmuştu. Hz. Peygamber (asm), aşure günü oruç tutup ve insanlara da o gün oruç tutmayı emredince "O günün, Yahudi ve Hristiyanlar tarafından büyük bir gün olarak kabul edildiğini" kendisine söylediler. Bunun üzerine peygamberimiz “Gelecek yıl, inşallah dokuzuncu günü (de) tutacağım." buyurdu. Fakat bir yıl sonra muharrem ayına kavuşmadan vefat etti.[20] Böylece Yahudi topluluğu ile aynı günde oruç tutmak yerine önüne bir gün ekleyerek onlara muhalefet etmeye niyet etmişti.

Hz. Peygamber (sav), ibadet konusunda diğer din mensuplarına muhalefet ettiği gibi giyim kuşamda da muhalefet etmişti. “Resulullah (as) sakalları beyaz olan, ashaptan bir grupla karşılaştı ve şöyle buyurdu: ‘Ey Ensar topluluğu, (sakallarınızı kına ile) kırmızı ve sarı renge dönüştürerek ehl-i kitaba muhalefet ediniz.’ Dedik ki: ‘Ey Allah'ın Resulü ehl-i kitap pantolon (don) giyiyor ve izar/peştemal kullanmıyor.’ Resulullah (as) ‘Pantolonu (donu) izarla/peştemalla giyip ehl-i kitaba muhalefet ediniz.’ buyurdu. Dedik ki: ‘Ey Allah'ın Resulü! Ehl-i kitap terlik giyiyor, ayakkabı giymiyor.’ Resulullah (as) ‘Siz hem terlik hem de ayakkabı giyerek ehl-i kitaba muhalefet ediniz.’ buyurdu. Dedik ki: ‘Ey Allah'ın Resulü! ehl-i kitap, sakallarını kırpıp bıyıklarını uzatıyor.’ Resulullah (as) ‘Siz de sakallarınızı uzatıp bıyıklarınızı kısaltmak suretiyle ehl-i kitaba muhalefet ediniz.’ buyurdu.”[21]

Giyim kuşam konusunda dahi, kendileri ile aynı yaratıcı olan Allah’a inanan ehl-i kitaba muhalefeti emreden Allah Resulünün, putperest olarak nitelendirebileceğimiz Budist ve Hinduların ibadetini yapmamıza izin vereceğini düşünmek, dinin ruhunu anlamaktan ne kadar da uzaktır. Bu şekilde başlayan taklitler, öncelikle İslam’ın temiz sinesine, zaman içerisinde diğer dinlerin unsurlarının birer birer monte olmasına sebep olabilir. Zamanla zaten dinini hakkıyla bilmeyen ve yaşamayan kişilerin, diğer dinlere geçmesi ile neticelenebilir.

Teşhis ve Uzaktan Uygulama

Enerji uygulamalarında uygulayıcı, yanında hatta aynı şehir ve ülkede bile bulunmayan kişilere seans uygulayabilir. Uygulayıcılar bir resim, yastık veya bebek gibi bir cisim (suje) kullanarak veya bazen de zihnen hayal etmekle enerji göndermekte ve karşıdaki kişi de bu enerjiyi hissetmektedir. Sadece seans uygulaması ile kalınmaz, aynı zamanda uzaktaki kişi hakkında teşhis de yapılabilir. Uygulayıcı, zihninde sanal olarak danışanın bedenini hayal eder ve elini onun sanal bedeni üzerinde dolaştırır. Mesela elini hayalen, danışanın beline getirdiğinde, elinde bir yoğunluk hisseder. Bu, elinin altında bir balon varmış gibi bir histir. Böylece danışanın belinde bir rahatsızlık olduğunu anlar.

Radyo dalgaları örnek gösterilerek, insanın da benzer bir güce sahip olduğu iddia edilmektedir. Prof. Dr. Caner Taslaman’ın, bir TV programında anlattığı güzel bir olay var. Bir uygulayıcı, Reiki seansı alan danışana, vücudunda potasyum eksiği bulunduğunu söylemiş. Elindeki bir çubuğu, danışanın başını üzerinde çevirmeye başlamış. Danışan uygulayıcıya ne yaptığını sorunca, potasyum yüklediğini söylemiş. Danışan “Hani arada bir kablo falan yok?” deyince, uygulayıcı “Senin kuantum fiziğinden haberin yok galiba.” demiş. Sınırlı bir bedene hapsolmuş insanın, hiç dokunmadan yanındaki veya binlerce kilometre uzaktaki birisine tesir edebilmesi, sadece kuantum fiziğiyle izah edilemez.

Bu konu, benim enerji uygulamaları hakkında şüpheye düşmeme sebep olan, önemli bir konu başlığıydı. Uygulamalarımı, bazen bir başka şehirde bulunan danışmanım için yaparken bazen de İngiltere gibi uzak ülkelerde bulunanlar için de yaptığım zamanlar oldu.

Brennan ve Steine da uzaktan uygulama konularına değinmektedirler.

“Doğrudan erişimin, ister hasta sizinle aynı odada olsun ister uzak mesafede bulunsun, yine de işe yaradığını gördüm. Gerçekleştirdiğim en uzak mesafeli aura okuması, New York-İtalya arası yaptığımız bir telefon konuşması esnasındaydı. Bu noktada, uzun mesafeli okumalarımın, görünüşe göre hayli başarılı olduğunu söyleyebilirim.” [22]

Uzaktan enerji gönderme, karşıdaki danışanın izin vermesi ile gerçekleşebilir. Yoksa rastgele izin almadan, uygulayıcının bir başkasının alanına girip ona izinsiz olarak enerji gönderemeyeceği düşünülmektedir. Bu konuda Steine; “Kişiden izin aldıktan sonra ben, ışık gönderirim.” [23] diyerek izin kavramını gündeme getirmektedir.

Bu konu, zaman zaman bioenerji seansı almış kişiler tarafından da endişe ile gündeme getirilmektedir. Acaba uygulayıcı, benim iznim olmadan bana enerji göndermeye devam etmiş midir? Benim bu konudaki tecrübem, kimsenin bir başkasına, izni olmadan enerji gönderemeyeceği yönündedir. Zaten ortada gönderilen bir enerji de söz konusu değildir aslında. Bu iki tarafın karşılıklı rızasının sonucunda, cinni şeytanın kişilere yaşattığı bir algıdan ibarettir. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi ancak ilerleyen sayfalardaki açıklamalarımdan sonra mümkün olabilir.

Gizemli Dil Kullanımı ve Gizli Olanı Bilme

Okuduğum ve incelediğim kaynaklarda, kapalı ve girift bir dil kullanıldığını gördüm. Gerçekte sıradan bir kişinin deneyimleyemediği, normal hayatta karşılaşamayacağınız anlatımlar, kesin bir dille ve doğru bilgi formunda sunuluyor. Aslında herhangi bir bilimsel veri içermiyor. Hatta bir bilgi değeri de yok. Örneğin Steine, DNA gibi, insanın en küçük bileşeni hakkında iddialı ifadelerle konuşabilmektedir:

“Artık bedeninizde saklı tarihi açmanın zamanı geldi. Bırakın ışık-şifreli iplikçiler yeniden birleşerek yeni sarmallar oluştursun; kendinizi DNA'nın size vereceği yeni bilgilere açın. İnsan DNAsıyla yeniden bağlantı kurma ve ışık varlıklar (Ki veya bilgi anlamında Işık) olarak geçmişimize sahip çıkma fikri, Reiki için kusursuz bir mecaz gibidir. Kiyi yeniden sirküle etmek ve bedenin normal enerji akışını tesis etmek için mikrokozmik yörüngeyi çalıştırın.

Bu düzeyde yapılan şifa çalışmaları derin değişimler yaratır, genellikle 'mucize’ tabir edilen nitelikte değişimler. Reiki şifacıları, bu 'mucizeleri’ her uygulamada görür, onları meydana getiren de çoğunlukla Dai-Ko-Myodur.”

DNA nasıl bana yeni bilgiler vermektedir? Bu açılımı nasıl yapacağım? DNA ile nasıl bağlantı kurabilirim? Işık varlıklar kimlerdir? Işık varlıklar olarak, geçmişimize sahip çıkmak ne demektir? Mikrokozmik yörünge nedir, nerededir? Bu soruların hepsi birer muamma olarak karşımızda durmaktadır. Steine’nın kitabının ilerleyen sayfalarında da bu soruların net ve bilimsel cevapları yoktur. Ama kullanılan kavramlar, bilime ait kavramlardır. Hâliyle okuyucunun zihninde bilimsel bir alan şekillenmektedir.

Mucize, Allah’ın peygamberlerine verdiği olağanüstü hâldir. Steine, uygulayıcıların sebep olduğu şifayı mucize olarak nitelendirmekte ve bu mucizeyi Allah’a değil Reiki sembolü Dai-Ko-Myo’ya vermektedir. Bu ise tamamıyla şirk olarak değerlendirilebilir. Ayrıca Reiki şifacıları öyle üstün bir güce sahiptir ki her seans ve uygulamalarında mucizevi sonuçlar elde edilmektedir. Bu iddiadaki güce bakarsak, tüm hastaneleri kapatmamız ve tıp fakültelerinde sadece Reiki dersleri vermemiz gerekir. Steine’nın inanmışlığındaki bu kesinlik bana, yıllar önce gazetelere yansımış bir boşanma hikâyesini hatırlattı. Boşanma davası açan adam mahkemeye, boşanma gerekçesi olarak eşinin Reiki uygulamalarındaki saplantılarını sunmuştu. Reiki’nin gücüne kesin bir inanç içindeki kadın, ateşler içinde yanan hasta çocuğunu hastaneye götürmeyi reddetmişti. Çünkü kendisinin gönderdiği Reiki enerjisi kızını iyileştirmeye yetebilirdi. 

Enerjinin gücüne olan inancın nereye vardığını bir örnekle daha göstermek istiyorum. Artık iş öyle bir yere varmış ki mahkeme sonuçlarına tesir edebileceğini düşünerek, Reiki enerjisi göndermek kadar, garip inanış ve uygulamalarla bile karşılaşmanız mümkündür. Bir uygulayıcının sayfasında paylaştığı tavsiyeyi paylaşıyorum:

“Merhaba XXX Hanım,

Sizin takipçilerinizdenim. Ankara’da, tılsımlara katıldım ve Reiki 1 inisiyasyonu da aldım sizden. Reiki’yi sizden okudum ve sizden öğrendim. Bunun için size tekrar çok teşekkür ediyorum. Hatta yayınlanan geri bildirimim vardı. Şimdi, sizden babam için yardım istiyorum. Henüz Reiki 2 almadığım için ben, uzaktan gönderemiyorum. Babamın yaklaşık 2 yıldır süren bir davası var ve haklı olduğu hâlde bir sonuca ulaşamıyor. Babam memur emeklisi ve 4 yıl önce yaptığı bir işin bedelini, çalıştığı firmadan alamadı. Ben, babama Reiki göndermek için izin aldım. 19 Nisan, Salı sabah 9.30’da duruşması var. Ben, yine de Reiki gücüm yettiği kadar deneyeceğim ama sizin yardımınız olursa çok mutlu oluruz. Saygılar ve sevgiler…”

“Duruşmalarda Adalet İçin Reiki Göndermek

Bir öğrencim benden yardım istemiş. Babasının duruşması için. Baba adını yazmamış. Bunlar, Reiki gönderiminde çok önemli. Neye, hangi konuda Reiki gönderiyorsak, sembol sıralamasını ona göre yapmalıyız. Babasından izin almış, bu harika ama babasının yüksek benliğinden de ayrıca izin almalıyız. Bu detayları, örnek olması için değerli öğrencilerimin kullanımına sunuyorum.

Nasıl Reiki Göndereceksiniz?

“Babamın (kişi adı), yüksek benliğinden izin istiyorum. 19 nisan, saat 9.30-11.30 arasında gerçekleşecek duruşmanın, babamın (kişi adı yazılmadığı için belirtemiyoruz), evrenin en yüksek hayrına olacak şekilde sonuçlanması ve adaletin yerini bulması için 2 saat boyunca Reiki enerjisinin akmasına izin veriyorum.”

Reiki 2 öğrencileri, uzaklık sembolü+güç sembolü (her ikisi de)+duygusal sembol sıralaması ile Reiki göndermelidirler. Reiki göndermek için şimdiden planlama yapabilirler.”

Yine anlatımlarda dikkat çeken bir diğer husus ise dinî söylemlerin de aynı kesinlik ile ele alınıyor olmasıdır. Uygulayıcılar, sanki kendilerine bir kısım sırlar açılmış ve âdeta mana âleminde bulunmuş edasıyla konuşmaktadırlar.

Kendisinin, 300 evliyadan birisi olduğunu iddia eden, muskalar yazan, bioenerji uygulayıcısında bu hâli çok tecrübe etmiştim. Bu kişi, sık sık kalbimizden geçenleri bilir ve zaman zaman Sen bu konuda aslında şöyle düşünüyorsun.” diyerek, söylemek istemediklerimizi aşikâr ederdi. Onun bu gizli olanı bilebilme yeteneği bizi çok etkilerdi. Sonradan öğrendim ki bu uygulayıcı, sadece insanların kalbinden geçeni bilebilmek amacıyla, 40 günlük riyazet yapmıştı. Ama böylesine üstün bir özelliği olan uygulayıcının, sapkınlık derecesine varan cinsel içerikli, ahlaksız anlatımlar ağzından hiç eksik olmuyordu. Bir yandan Kur’an okurken diğer yandan haber takip etmesi, televizyonda fal bakanların programlarından aldığı notlar beni rahatsız etmiş ve kendisi hakkındaki hüsnüzannımı yıkmıştı. Demek ki sahip olduğu özelliği, manevi bir kazanımdan kaynaklanmıyordu!

Allah, insanların özel hâllerini araştırmamızı "Ey iman edenler! Zandan çok kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın).”[24] diyerek yasaklar. Settar ismiyle kullarının ayıplarını örter. Kuran’da Göklerde ve yerde Allah’tan başkası gaybı bilmez.”[25] diyerek biz kulların, diğer kulların gizli hâllerini bilemeyeceğimizi söyler. Oysa bu kişi, Allah’ın kendine mahsus kıldığı alana girmek amacıyla riyazet yapmıştı. Niyet ilahi rızayı kazanmak değil, dünyevi bir gayeydi.

Kişi, şirk konusunda artık sınırı geçmişse, cinni şeytanların bu tür desteklerini görür. Şeytan, kişiye günahları kadar tesir ve yardım edebilir. Yoksa rastgele herkese aynı hâli yaşatamaz. Bu tür hâllerin yaşanması ise uygulayıcının, kendini özel hissetmesine, belli bir makam kazandığını sanmasına, insanlar arasında itibar kazanmasına, aynı zamanda uyguladığı ilmin de değer görmesine ve hak gibi algılanmasına sebep olmaktadır. Benim bu uygulayıcıda tecrübe ettiğim hâller ancak bununla açıklanabilirdi.

İslam coğrafyasında, önceden ve gizliyi bilme meselesi, uygulayıcılar tarafından manevi makam ve velilik kavramlarıyla yorumlanmaktadır. Oysa bu hâli, batıl inançlı uygulayıcıların da aynen yaşayabildiğini, kendi anlatımlarından okumaktayız. Demek ki konunun manevi makamlarla pek de ilgisi yokmuş. Bu hâli, Barbara Ann Brennan şöyle örneklendirmektedir:

“Önceden bilme, preknosyon ya da ruhsal öğretmenlerden bir uyarı diyebileceğimiz şeyin bir örneğiyle, bir arkadaşımı ziyarete gittiğim bir gün karşılaşmıştım. Bürosunda olmadığı, kalp krizi geçirmiş olabileceği ve şifa vermem gerektiği bana söylendiğinde, arkadaşımın bürosundan üç blok uzaktaydım. Bürosu kapalıydı, eve gittiğimde onu sol kolu üzerinde yatmış, acı çeker vaziyette buldum.” [26]

Dr. Pearl de benzeri tecrübeler yaşadığından bahsetmektedir:

“Şifa seansına gelen hasta için sevgi ve güvene dair sözcükler işitiyordum. Daha sonra bu bilgi daha spesifik hâle gelerek isimler, hastanın geçirmiş olduğu hastalıklar, alması ve uygulaması gereken diyetler, ilaçlar, tedaviler şeklini almaya başladı. Bu sözlü talimatları izlemeyi seçenler iyileşmeye başladı.” [27]

Brennan “Bana söylendiğinde…”, Dr. Pearl ise “Sözcükler işitiyordum.” ifadeleri ile manevi rehberlerinden aldıkları bilgileri kastetmektedirler. Yoksa burada söz konusu olan, iletişim kurulan ve kendisinden bilgiler alınan bir insan değildir. Bu, kendilerinin Heyoan, Emanuel gibi isim verdikleri ve sadece kendilerinin görebildiği ve konuşabildiği bir varlık veya ruhtur. Bu konuyu bir sonraki bölümde “Manevi Rehberler ile Görüşme ve Kanal Olma” başlıkları altında genişçe ele alacağım.

Dr. Pearl, bu kadarla da kalmayıp bu konudaki diğer bir tecrübesini, depremleri önceden bilebilmesi olarak örneklendirir:

“İçimde bir şeyler tetiklenmiş gibiydi. Bundan sonraki 2-3 yıl boyunca, 24 depremden 21'ini doğru olarak tahmin ettim.”[28]

Şifacıların, buna benzer sıra dışı özellikleri hem kendilerinin seçilmiş, üstün insan oldukları inancını benimsemelerine hem de danışanlarının gözünde, hayranlık duyulacak bir konum kazanmalarına yol açmaktadır.

Ritüeller

Ritüel, tek bir insanın veya grubun üzerinde uzlaşarak simgesel anlam yükledikleri; belirli aralıklarla, düzenli şekilde yapılan, değişmeyen davranışlarla gerçekleştirdiği sembolik eylemlerdir. Temsilî ve sembolik davranışlar, katı bir şekilsellik, kuralları belirli olan, uygulayıcısından başkası tarafından tam olarak anlaşılmayan terennüm özellikleri bütün ritüeller için genellikle ortaktır. Ritmik davranışın sergilenmesi, kişinin bilinçli ve gönüllü olma durumunu içermektedir. Dolayısıyla ritüel, bilinçli bir şekilde oluşturulmuş, tekrarlanmaya uygun, biçimlendirilmiş sembolik ve bedensel davranışlardır. Ancak bu davranışlar mutlaka kendilerine mistik varlıkları ya da olağanüstü güç unsurlarını referans alır.

Ritüel; huzursuzluğu giderme, aşkı yakalama, stresten kurtulma, huzura ulaşma, öz güven elde etme, sağlık, bolluk ve bereketi çağırma, şans, başarı, olumlu düşünme, nazardan korunma, arınma, eşya ve mekânları kötü enerjilerden temizleme, hastalık, kıtlık, susuzluk ve doğal afetlerden kurtulma gibi pek çok niyetle yapılmaktadır. Ritüel, bazı kaynaklarda sihir ve büyü gibi ögelerle birleştirilmiştir. Çünkü ritüelde doğal dünyanın ve gidişatın mistik yöntemlerle değiştirilmeye çalışılması söz konusudur. Şifa uygulayıcılarının ruhani varlıklardan yardım almak amacıyla yaptıkları rütüller de bulunmaktadır.

Kişinin niyeti, ihtiyacına göre belirlenirken; ritüelde ihtiyaç duyulan enerji farklı nesneler yardımıyla oluşturulur. Ritüel esnasında, özel içerikli mumlar, kokulu tütsüler, doğal taşlar, su, buhurdanlık yağları ve sarkaç gibi nesneler kullanılablir.

Şifa uygulamalarının hepsinin, kendilerine göre önemli sayılan, olmazsa olmaz olarak görülüp uygulanan, bir kısım anlamlar yüklenen, bazı sırlı yönlerinin bulunduğuna inanılan ritüelleri vardır. Bir anlamda yeni bir düşünce ve hayat tarzı oluşturulmaktadır. Uygulayıcı ancak bu ritüelleri yapmakla enerji verebileceğine ve zararlı enerjilerden korunacağına inanır. Her birine farklı anlam ve gerekçeler yüklenen bu ritüeller, aynı zamanda danışanın sisteme inanması hatta güvenmesinde de önemli bir rol oynar.

Pranik şifa eğitimlerimiz esnasında bu ritüeller dikkatimi çekmişti. Öncelikle güne meditasyonla, seansa ise inandığınız yaratıcıya veya evrene, her neye inanıyorsanız ona yönelik dua ile başlamak ve elleri birbirine sürtmek, enerji seviyenizi arttırmak için önemliydi. Uygulama yapılacak odada mumların yakılması, ellerin uygulama esnasında çevrildiği yönler, belirli sayılarda sağa veya sola elleri döndürerek enerjiyi toplayıp alkollü veya tuzlu suya atmak, yeni enerji yüklerken renkleri hayal etmek, renkleri yüklerken etraftaki çiçek, ağaç gibi objelere bakarak enerji emmek, ortamda ada çayı tütsüsü yakmak, uygulama esnasında ağırlaşan elleri sık sık alkollü su ile temizlemek, seans sonunda ellerinizi hatta tüm vücudunuzu tuzlu su ile ovmak önemle tavsiye edilen ritüellerdi. Bioenerji eğitimlerimizde de ellerin birbirine sürtülerek, enerjinin kullanıma hazır hâle getirilmesi, önce auranın sonra çakraların açılması, danışanın sağ tarafında durulması, ayak ucunda kimsenin olmamasına dikkat edilmesi (çünkü hastadan çıkan negatif enerji orada bulunana geçebilir), odadaki negatif enerjiyi emmesi için mum yakılması, seans bitirilirken mutlaka çakraların ve auranın kapatılması gibi ritüellere dikkat etmemiz gerektiği vurgulanmıştı. Enerji uygulamalarının ikna edici olması üzerine bir çalışma yayınlayan Osman Çalışkan, ritüel konusunu şöyle örneklendirmiş:

“Şifacı, bir şeyleri temizliyor izlenimi vermektedir. Kendisine gelen hastanın üzerinden hastalıklı olan şeyi uzaklaştırıyor gibidir. Sanki insanın omuzundaki tozu silkmesi veya pantolonuna yapışan bir şeyi tutup atması gibi hareketler yapmaktadır. Böylelikle hastalığa sebep olan zararlı şey, bedenden sökülüp alınıyordur. Tıpkı cerrahların yaptığı ameliyat gibi. Bir beyin cerrahının tümörü kafadan çıkarması gibi bir izlenim yaratılmaktadır. Tabii yöntem bioenerji olduğu için somut bir şey görmek mümkün değildir. Görünmez enerji, görünmez tümörü yine görünmez bir yere bırakmaktadır! Yine aynı şifacı, Ömer Salih’in şurasında (çocuğun boğazını işaret ediyor) onu sıkan bir şey var. Onu şimdi çözüyorum ve alıp atıyorum.’ diyerek eliyle çözme ve atma hareketi yapmaktadır.

Kendilerini bioenerji uzmanı olarak tanıtan bu insanların, şamanların yaptığına benzer bazı hareketler sergilediği görülmektedir. Şamanlar, özellikle Türki topluluklarda, sadece ayinleri yöneten, ruhlarla ilişki kuran din adamları değil, aynı zamanda hastalıkları iyi eden şifacılardır.”[29]

Uygulamalar esnasında yapılan her bir ritüelin şekli, sayısı ve sebebi vardır. Özellikle yeni başlayan öğrenciler bu şekillere sıkı sıkıya bağlıdırlar. Zamanla herkes yavaş yavaş kendi usulünü belirlemeye başlar. Çünkü işin sanıldığı kadar keskin standartlarının olmadığını fark edersiniz. Zaten  çok farklı enerji uygulamalarında, her defasında aynı sonuçların elde ediliyor olması, uygulamalardaki şekil ve ritüellerin çok da önemli olmadığının göstergesidir. Dr. Pearl de ritüellerin, sonuç almak için o kadar önemli olmadığını vurgular:

“Artık dört köşeye tuz atmak, ada çayı yakmak ya da korunma için varlıkları çağırmak durumunda değiliz. Ellerimizden, negatif enerjiyi su dolu kaplara silkelemek, tepemizden aşağı alkol dökmek ya da muskalar taşımak durumunda da değiliz. Kişiyi tedavi edebilmek için, neresinin hasta olduğunu belirlemek üzere, bilinçli zihinlerimizi kullanmaya ihtiyacımız da yoktur.

…Seminerlerimin ilk uygulama kısmı, ellerin aktive edilmesi ile başlar. Aktive etmek ile anlatmak istediğim, evrenden gelen bu şifa enerjisini alabilmeniz ve bir kanal olarak hareket edebilmeniz için bir açılım sağlamaktır.”

Evrenden gelen (!) bu şifa enerjisini aldıktan sonra danışana aktarırken yapılan ritüeller ve yapılış sebeplerini Dr. Pearl şöyle sıralıyor:

“Şifa tekniklerinin kullanılması törenseldir. Temelinde korku olan törenlerden birkaçına bakalım:

Çiçekler-Hortlakları uzak tutmak için.

Ellerinizi silkelemek-Şifa seanslarında diğer insanlardan aldığınız negatif enerjiden kurtulmak için.

Su tasları-Ellerinizden silkelediğiniz negatif enerjiyi yakalamak için.

Tuz-Ellerinizi silkeledikten sonra suyun yakaladığı negatif enerjiyi kırmak için.

Alkol-Negatif enerjiyi silkeleyecek, içinde tuz olan su tasınız yoksa ellerinizi temizlemeniz için.

Mumlar-Bazı renklerin korunmak için yakılması.

Hareket yönleri-Sadece belli yönlere doğru dönmek ya da yürümek. Düşünce okulunuza ya da kaynağınıza bağlı.

Yerleştirme yönleri-Hastanın belirli bir yönde yatması gerekmektedir. Düşünce okulunuza ya da kaynağınıza bağlı.

Eller-Sağ el gönderme eli, sol el alma eli.

Takılar veya deri varsa çıkarın, şifaya müdahale edebilir.

Nefes verme-Negatif enerjiyi üfleme ya da öksürerek çıkartma.

Omurganın kesişmesi-Omurganın çaprazından geçerek kesişmemesi için hastanın sağ tarafında çalışıyorsanız sağ tarafında durmak, sol tarafına çalışıyorsanız sol tarafında durmak.

Kâğıt mendil-Ya bütün bunlara kahkahalarla güldükten sonra gözlerinizden fışkıran yaşları kurulamak ya da yanlışlıkla ellerinizdeki negatif enerjiyi silkelemek için kullandığınız tuzlu suda ölen çiçeklerinize ağlayarak akıttığınız gözyaşlarını silmek için. Ve dualarınız onları geri getirmez.”[30]

Brennan’ın tavsiye ettiği ritüeller şunlardır:

“Mülheim Reich'in dediği gibi, şifa yapılacak odanın temiz olması, düşük enerji ve kötü titreşimlerden ve ölü orgun enerjisinden arınmış olması gerekir. Mümkünse güneşe ve açık havaya bakan bir oda seçmek iyi olur. Ada çayı, sedir gibi tütsüler odayı temizlemeye yardımcı olur.

Amerikan yerlilerinin geleneğine göre abalone kabuğu tütsüleme için kullanılabilir. Odanın çeşitli yerlerine konan kristaller de ölü orgon enerjisini toplar. Sonra onları temizlemek için dörtte bir çay kaşığı deniz tuzu ile 125 mililitre içme suyu karışımında gece boyunca bekletin.

Eğer ölü orgun enerjisi birlikteliğinizi anlarsanız, bir gün auranızı temizlemek için deniz tuzu ve kabartma tozu katılmış ılık su ile banyo iyi gelecektir. Kristal küre de şifacının enerji sistemini kurmaya yardımcı olur.

Şifaya hazırlık bölümündeki egzersizlerde anlatıldığı gibi, enerjimi hızlı bir şekilde şapkalarımda toplarım. Bunu yaparken, birlik şuurundan ve evrensel ışık güçlerinden yararlanır, fısıltıyla ya da yüksek sesle dua ederim: ‘Birlik şuuru ve evrensel ışık güçleri adına sevgi, hakikat ve şifa için kanal olayım.’ Bunu Evrensel Birlik, Tanrı, Işık, Kutsalların Kutsalı gibi kavramları kullanarak da yapabilirsiniz.”[31]

Pranik şifa eğitimlerinde de bu dua meselesi önemliydi. Uygulamaya, herkesin kendi inandığı yaratıcıya dua etmesi ile başlaması tavsiye edilmekteydi. Bizim coğrafyamızda, bioenerjinin İslamileştirilmesi sonucunda bazı uygulayıcılar, bu duaları Allah’a yönelik yapmaktadır. Ama inancı olmayanların, evren gibi genel kavramlarla bu duayı yapmaları söz konusu olmaktadır. Brennan duanın; Birlik Şuuru, Tanrı, Evrensel Işık Güçleri, Işık, Kutsalların Kutsal’ına karşı yapılabileceğini söylemektedir. Bioenerjinin İslami temellerinden bahsedenlerin ne büyük bir yanılgı içerisinde olduklarının önemli bir göstergesi de bu dua meselesidir. Görüldüğü gibi uygulayıcılar, dualarını Allah’a yönelik yapmasalar da yine aynı sonucu elde etmektedirler. Demek ki enerjinin temizi veya İslamisi gibi iddialar sadece bir kabul, aldatmaca ve safsatadan ibarettir. Brennan’ın tavsiye ettiği bu “istek mercilerine yönelmek” ise apaçık bir şirk unsurudur.

Henkin’in tavsiye ettiği bir kısım ritüeller ise şunlardır:

“Yığınla sorunu olan arkadaşınız sizinle bir kahve içmek istiyorsa yapmanız gereken şey; dalak çakranızı, en azından yarı yarıya kapatmaktır. Bu şekilde onunla sempati durumuna geçersiniz.

Psişik çalışma yaptıktan sonra ellerinizi kavuşturmanın amacı, bedeninizi, enerjinin rastgele dışarı çıkamayacağı kapalı bir psişik devre hâline getirmektir.

İnsanlar sürekli olarak size kablolar fırlatacaklar ve onların size geldiğini görebilecek bir tür meditatif vaziyet içinde de olmayacaksınız.

İç sesinizin, her şeyi bilen ve size en iyi şekilde yardım edecek birtakım soruların cevaplarını sağlayan bir yanının olduğunu söylemiştik. Bu sesle temas kurmak için önce gözlerinizi kapayın ve kendinizi topraklayın. Sormak istediğiniz bir soruyu düşünüyorum. Örneğin, ‘Eddie ile gezmeye gitmeyi gerçekten istiyor muyum?’ ya da ‘Kız kardeşin sahiden bamya seviyor mu?’ gibi.”[32]

Henkin’in bahsettiği şekliyle, bu tür ritüellerle karar aşamasındaki konulara yönelik cevap arama meselesi, birçok uygulayıcı tarafından da kullanılmakta ve tavsiye edilmektedir. Mesela bazılarının da karar aşamalarında sarkaçlara danıştıklarına şahit olmaktayız. Hatta mesele o kadar kesin bir inanışla ele alınmaktadır ki zamanla ciddi aile krizlerinin çıkmasına kadar varabilen, kötü sonuçlarla karşılaşılabilmektedir.

Bu ritüeller, zamanla hayatın bir parçası olmaya başlamakta hatta bizim coğrafyamızda dinin saf yapısına monte edilerek sünnete ait unsurlar tahrip edilmek suretiyle, dinde bidatlar oluşturulmaktadır.

Kendisi bir tıp doktoru olan bayan bir uygulayıcı “Artık yemeklere başlamadan önce yiyeceklere ve içeceklere enerji yüklemesi yapmaktaydım.” diyerek, işin nerelere kadar uzandığını dile getirmişti. Yatak odalarına konulan tuz kristallerinden, evden çıkmadan önce negatif enerjilerden (bizim coğrafyada nazarla ilişkilendiriliyor) korunmak için aura fermuarını kapatmaya, çantanızı omuzunuza nasıl atmanız gerektiğine kadar birçok ritüel, hayat tarzının içine yerleştirilmektedir.

Steinenin tavsiye ettiği ritüeller şunlardır:

“Bir odayı veya evi enerjiden temizlemek istiyorsanız köşelerde ve pencere üstlerinde Sei-He- Kileri kullanın. İlk olarak evi kutsamak için Sei-He-Kiyi kullanarak, her odadaki enerjiyi giderin. Ardından da huzurlu bir eve gereken nitelikler için her yere Cho-Ku-Reileri yerleştirin.

Bazen eski bir ev, daha önce orada yaşamış birinin enerjisini tutabilir. Böyle bir durumda evde önce bolca ada çayı veya ada çayıyla birlikte sedir tütsüsü yakın. Bir ev, oda ya da kişinin enerjisi temizlendikten sonra koruma için Sei-He-Kiyi kullanın.”[33]

Sei-He-Ki, Budizm orijinli bir kavram olup “Tanrı’yla insan bütünleşip bir oldu.” anlamındadır. Bir kısım mutasavvıf ve İslam felsefecilerinin panteist düşünceleri, muhtemelen kaynağını buradan almaktadır. Reiki’nin ikinci sembolü olan Sei-He-Ki, zihinsel ve duygusal sorunların iyileştirilmesinde kullanılır. Yani Steine, evde çizeceğimiz bir kısım semboller ile evin kutsanacağını, ölü enerjilerin gideceğini söylemektedir. Arkasından yapacağımız Taoizm menşeli Cho Ku Rei sembolü ile de evrenin enerjisini, gökten yere indirebileceğimizi ve böylece daha çok arzu ve isteklerin gerçekleşmesinin mümkün olabileceğini söyler. Steine’nin bu tavsiyelerinin de İslam’da bir karşılığı yoktur. Ölmüş kişinin ruhunun, önce Allah’ın katına çıkarılacağı daha sonra ise bedene iade edileceği hadiste anlatılmaktadır. Ada çayı gibi bazı bitki yapraklarını veya tütsü yakarak ruhları kovma âdeti, neredeyse bütün pagan dinlerde vardır. Evlerinin canlanmasını isteyenler, Kur’an okumalıdır. Çünkü Hz. Peygamber (sav), Kur’an okunmayan evi kabre benzetmiştir. Elbette ki böyle bir evde ruhlar daralır, sakinleri asabi olur ve mutsuzlaşır.

Ayrıca bazı sapkın ritüel ve uygulamalardan da bahsedilebilir. Mesela, Reiki uygulayıcısı Steinenin, kundalini enerjisini uyandırmak için yapmış olduğu şu tavsiyeler, mastürbasyondan başka bir şey olmasa gerek. Önce bayanlar için yaptığı tavsiyeye göz atalım:

“Bu alıştırma kapsamında yere oturarak, ayaklarınızdan birinin topuğunu vajina ve klitorisinize bastırarak başlayın. Isınmış ayaklarınızla açıkta olan göğüslerinizi kaplayın ve onlara bastırın. Onlara içerden dışarıya doğru masaj uygulayın. Bundan sonra kasıktan yumurtalıklara kadar olan alt göbek bölgesine masaj yapın. Sağ elinizi vajinanıza, sol elinizi de kalp merkezinize yerleştirin ve meydana gelen evrensel sevgi duyumunu kalbinize nakşedin. Bu alıştırmanın kundalini kanallarını açmak dışında başka yararları da var. Bu alıştırmanın üstünüzde giysi olmaksızın ve mikrokozmik yörüngede meditasyon hâlinde yapılması en iyisidir.”[34]

Erkeklerin kundaliniyi uyandırması için yaptığı tavsiye aynı şekilde bir mastürbasyon uygulamasından başka bir şey değildir.

“Ellerinizde enerji üretin. Hayaları sağ avucunuza alın ve onlara on sekiz ila otuz altı defa hafifçe masaj yapın. Durun ve Kinin hayalarda nasıl toplandığını duyumsayın. Ardından iki elinizle cinsel uzvu kaplayın, uyarılmayı hissedin ve enerjiyi toplamak için uzvu kasın. Durun ve enerjinin yayılmasını hissedin. Sağ eliniz hayalarda olduğu hâlde sol elinizi kalp merkezine koyun ve kalbinize evrensel sevgi enerjisini çekin.

Bu alıştırmanın çeşitli amaçları vardır. İlki, kalple cinsel organlar arasında bağ kurarak merhamet duygusunu arttırmak. İkinci önemli detay ise daha uzun bir hayat ve iyi bir sağlık için cinsel enerji veya asıl Ki enerjisinin yeniden dönüştürülmesidir. Kadınlar için de erkekler için de alıştırmaların ikisi günde ikişer defa yapılmalıdır. Sabahleyin ilk, akşamleyin de yaptığınız son iş olmalıdır. Alıştırmalar eşliğinde ne kadar çok mikrokozmik yörünge kullanılırsa o kadar iyi. Onları daha uzun sürelerle uyguladıkça, saadet duygusu günlük hayatınızın giderek ayrılmaz bir parçası hâline gelir ve gerek fiziksel gerekse duygusal sorunlarınızın birçoğu çözülür.

Hui Yin pozisyonunu tutmanın bir başka yolu da -ki bu yöntem öğrencim, Anastasia Marie tarafından geliştirilmiştir- küçük bir kristal topun hem vajinanın içerisine hem de dilin altına yerleştirilmesidir. Bu sadece Hui Yin pozisyonunu kolaylaştırmakla kalmaz, etkisini de büyütür.” [35]

Kundalini; insan bedeninde, kuyruk sokumunda yer alan Muladhara Çakra'da bulunan gizemli bir enerji olup uyandırılmasının, insan bedeninin sınırsız potansiyelinin açığa çıkmasını sağlayacağına inanırlar. Steine’nin bu uygulaması ile sabah ilk iş ve yatmadan son iş mastürbasyon yapan bir Reiki uygulamacısı, ne kadar sağlıklı bir kişilik olabilir acaba. Mikrokozmik yörünge meditasyonu Taoist Çigogn nefes tekniği olup kişinin yaşam gücünü önemli ölçüde arttırdığı ve çeşitli rahatsızlıklardan kurtardığı söylenilmektedir. Öyle isimlendirmeler yapılmaktadır ki sanki çok üst düzey bilimsel bir olay algısı oluşturulmaktadır.

Reiki uygulamalarında önemli bir yere sahip olan sembollerin menşeleri ve kullanılış gayeleri de oldukça problemlidir. Bu semboller okunarak, yazılarak veya zihinden geçirilerek uygulanmaktadır ve uygulayıcılar, bunların kutsal ve özel enerji güçlerine sahip olduklarını savunmaktadırlar. Şimdi bunlardan bazı örnekler verelim: [36]

Cho Ku Rei sembolü: Taoizm orijinli olup “Evrenin enerjisini, gökten yere-buraya indir.” anlamına gelir. Reikinin başlangıç sembolüdür ve daha çok arzu ve isteklerin gerçekleşmesi için kullanılır.

Sei He Ki sembolü: Budizm orijinli olup, “Tanrıyla insan bütünleşip bir oldu.” anlamındadır. Reikinin ikinci sembolüdür. Zihinsel ve duygusal sorunların iyileştirilmesinde kullanılır.

Üçüncüsü, Hon Sha Ze Sho Nen sembolüdür: Kanji kaynaklıdır. “Benim ve senin içindeki yüksek benlik bir olsun.” demektir ki uzaktakilere şifa vermek, geçmişe ve geleceğe enerji göndermek için kullanılır. Budizm’de, “Buda, kendisiyle senin aranda irtibat kurmak, barış içinde olmak için aracı olsun.” demektir. Hristiyan uygulayıcılar bunu, “İsa, benimle kendisine ulaşmamı, ışığa kavuşmamı ve barışa katkıda bulunmamı sağlasın.” şeklinde çevirmişlerdir.

Ustalık sembolü olan Dai Ko Myo: “Evrenin yüce ışığı, taç çakramdan içeri gir, benim aracılığımla evrene yayıl.” manasına gelir ve hoca tarafından Reikiye uyumlamada kullanılır. Budizme dayanır.

Hint kökenli Raku sembolü: El verme sırasında öğrenciyi temizlemek ve hocayla olan enerji bağını kesmek için kullanır. Tibet Budistleri de çokça kullanırlar.

Antahkarana sembolü: Çin-Tibet kaynaklı olup beyinle-benlik arasındaki bağlantı ve dengeyi kurmak için kullanılır. İnanca göre, insanın negatifliklerden arınmasını sağlar. Şimdilerde, kristallerin temizlenmesinde de kullanılmaktadır.

Şifa uygulayıcıları, şekillere ve sembollere değer verdikleri gibi renklere, taşlara, tütsülere, kokulara, bitkilere de şifalandırıcı veya tam tersi negatif enerji yayıcı, hayat akışının ritmini bozucu özel güçler atfederler. Bunları biraz örneklendirelim:

Negatif Enerjileri Temizleyen Bitkiler

Negatif enerjileri temizleyen, kullanımı oldukça kolay, enerjileri güçlü bitkilerimiz var. Bu bitkilerimizi yakarak evimize veya üzerimize yapışan negatif enerjilerin yorucu etkisinden kurtulmak mümkün olabiliyor.

Pelin Otu: Orta Çda, cadıların çantalarından ayırmadığı, doğal bir ağrı kesici olan pelin otunun ruh kovucu bir özelliği de bulunmakta. Bu özelliği onu, negatif enerjileri hızla etrafından uzaklaştıran bir bitki yapıyor.

Ada Çayı: Eski çağlarda, kapı eşiklerine asılarak kötü ruhların gelmesine engel olduğu inanışı vardı. Meditasyon öncesi kullanıldığında, daha rahat meditasyon yaptığınızı görürsünüz.

Lavanta: Yıpranmış aurayı tamir eder, meditasyon öncesi tepe çakrayı besler.

Sandal Ağacı: Sandal ağacı tütsüsü, negatif enerjileri bloke ettiği gibi, pozitif enerjilerinde toplanmasına yardımcı olduğu için uzun yıllar, vazgeçilmez kokulardan birisi olmuştur. Doğu kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak, hemen her tapınakta sandal ağacının kokusunu duymak mümkündür.

Defne Yaprağı: Defne yaprağının bir diğer muhteşem etkisi, koruma özelliğidir. Defne yaprağını cebinizde taşıdığınızda, negatif enerjilerden kolay kolay etkilenmeyeceğinizi göreceksiniz. Aynı şekilde evinizde kapı aralıklarına veya bulunduğunuz odanın her bir köşesine defne yaprağı koyduğunuzda, evinizi bir koruma kalkanı içerisine almış olursunuz.

Okaliptus Yaprağı: Özellikle tepe çakraları beslediği için medyumların vazgeçilmez kokularından birisidir.

Görüldüğü üzere, bitkiler kişiyi ve mekânı bir koruma kalkanı içine alarak, negatif enerjilerden ve kötü ruhların gelmesinden korumakta, hatta kötü ruhları kovmaktadır. Ayrıca şifanın haricinde pozitif enerjilerin toplanmasına ve çakraları açmaya da destek olmaktadır. Bitkilerin böylesine üstün ve gizemli özellikleri olduğu gibi taşlar da bu safsatalardan nasibini almıştır.

Doç. Dr. Hikmet Tanyu, “Türklerde Taşlarla İlgili İnançlarisimli kitabında Hint, Çin, Avrupa ve Asya gibi tüm kadim ve günümüz topluluklarında; ilkel, yerel, tek ve çok tanrılı dinlerde, fetiş olarak; kutsal taş inancı, taşları uğur ve büyü aracı olarak kullanmak; onda daima bir kudret, kuvvet, esrarengiz bir hâl tasavvur etmek, uğur, talih getirmek, fal, şifa, bolluk, bereket, zürriyetin devamı, verim temini, niyet, dilek, mutluluk, hastalığa karşı korunma gibi inançlarla kullanıldığını anlatmaktadır. Hatta bazı taşlar özel bir saygı ve tazim görmekte, ziyaret edilmekte veya ilahın yanına bırakılmaktadır. Bilhassa büyücülükte, taş özel bir role sahip olmuştur.

İncelemelerde, taşların muhtelif kullanma şekilleri belirlenmektedir. Kutsal sayılan taşı ziyaret etme, çevresinde dolaşma, el sürme, vücuduna sürme, sürtme, öpme, üstünde taşıma, boyuna asma (muska gibi), evde saklama, alındığı yere iade etme, teslim etme, gömme, birbirine sürtme, sallayıp bir yere koyma, ırmağa atma, dereye, ırmağa, havuza, göle topluca koyma (torba ile), ağızda tutma, yalama, üzerine dua okuma, üfleme, bir fincana, kaba veya tasa konması gibi yüze yakın ritüel ile kullanıldığı görülmektedir. [37]

İslam kültüründe, Kâbe’deki Hacer’ül Esved’in tavafın başlangıcına nişane olması, Makam-ı İbrahim’deki taşta ise Hz. İbrahim’in ayak izinin olması sebebiyle, hatırasına binaen değer verilmektedir. Bu iki taşa verilen değer onları kutsallaştırma, şifaya veya duaların kabulüne vesile görme gibi bir inanca bağlı değildir. Nitekim Hz. Ömer’in Hacerül Esved’le ilgili olarak, “Allah’a andolsun ki senin zarar veya fayda vermeyen bir taş olduğunu biliyorum; eğer Resulullah’ı seni istilâm (sıvazlama) ediyor görmeseydim, ben de seni istilâm etmezdim.[38] demesi, İslam’ın bu konudaki yaklaşımını yansıtmaktadır.

Şifa uygulamalarında taşlara değer atfedilmekte; evlere ve seans yapılan mekânlara konulması, cepte veya boyunda taşınması gibi tavsiyelerde bulunulmaktadır. Enerji uygulayıcılarının da taş, tuz kristali veya çeşitli kristallere, seans sonrası kendilerinde biriken negatif yükü atmak, enerji seviyelerini yükseltmek gibi gayelerle dokunduklarını veya yanlarında taşıdıklarını görmekteyiz. Taşlar; şifa verme, çakraları dengeleme ve korunma amaçları ile önemsenir, takılır, taşınır ve bulundurulurlar. Uygulayıcıların web sayfalarında taşlarla ilgili yaptıkları değerlendirme ve tavsiyelerden birkaçına bakalım:

“Değerli taşları kullanmadan önce onları temizlemelisiniz. Çünkü taşlar aslında yalnızca enerji yaymazlar, bunun yanında bedenden zararlı maddeleri eterik bedenden ve çevreden de negatif titreşimleri emerler. Böylece sizi korurlar.” 

Doğaya gidip bir taş, yaprak veya tabiatta var olan bir cisim alın ve onlara olumsuz durumlar veya konuları sizden devralıp almayacaklarını sorun. Evet veya hayır şeklinde bir cevap alırsınız. Evet cevabı alırsanız, o cismin ruhuna teşekkür edip cismi yatağınızın yanı başına koyarak ondan, uyuduğunuz sırada şüphelerinizi, hüzünlerinizi, bağımlılıklarınızı ve sorunlarınızı gidermesi için dilekte bulunun, dua edin. Sabah uyanınca o cisme dokunmayın. Bir kâğıt parçası alıp cismi ona sarın ve civarındaki bir deniz, göl, gölet veya dereye atarken şunları söyleyin: “Bunu sonsuza dek arınması ve temizlenmesi için tabiata yolluyorum. Sonra cismi suya atın. Negatifliklerden kurtulur ve sorunlardan arınırsınız.”

Obsidyen Taşı ile Koruma Tılsımı Yapma

Bu çalışmayı sadece koruma amaçlı yapabilirsiniz. Başka bir çalışmada kullandığınızda veya farklı bir rune denemesi yaptığınızda, geri dönüşü olmayan ciddi zararlar görebilirsiniz.

Yedi kez “Sevgili obsidyen taşım; seni, bana gelecek olan tüm negatif ve kötü enerjilerden, tüm kötü ve düşük frekanslardan, düşük frekanslı insan ve varlıklardan koruman için programlıyorum. Teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim.dedikten sonra taşımızı, temiz bir bez ile külünden temizliyoruz. Bu noktada taşı kesinlikle su ile yıkamayın.

Taşınız, bu işlemden sonra sizi bir koruma kalkanı içine alacaktır. Taşınızın etkisi yaklaşık iki hafta boyunca yüksek bir koruma sağlar. Elbette çok fazla negatif enerjiye maruz kalırsa, bu süre bir haftaya inebilir.

Pembe Kuvars ile Kalp Çakrası Besleme Tekniği

Aşk Tanrıçasının Taşı

“Sevgili pembe kuvarsım, evrenin tüm sevgi, şifa ve pozitif enerjilerinin sana dolmasını ve sende olan enerji ile kalp çakramı dengelemeni, hayatıma muhteşem güzellikteki olasılıkları, sevgiyle ve nazikçe çekmeni, benim ve benimle ilgili herkesin iyiliği için sevgi enerjisi ile şifa getirmeni istiyorum.

7 kez yavaşça, sesli bir şekilde tekrar edilmelidir.

Kristal ve Doğal Taşları Temizleme Yöntemleri

Reiki ile temizleme de yalnızca Usui Reiki’ye inisiye olmuş kişilerin yapabileceği bir çalışmadır. Etkili bir temizleme yöntemidir ve evrenden şifalı enerjiyi doğrudan doğal taşa ileterek, temizlenmesini ve yüklenmesini sağlayabilir.

Usui Reiki’ye inisiye olmayanların asla yapmaması gereken bir çalışmadır.
Doğal taşınızı iki elinizin arasına alıp Reiki’ye bağlanın ve taşınızı 5-10 dk. yükleyin.
2. seviyedeki öğrenciler, taşın üzerine “3+2+1+3+3” sembollerini çizerek daha fazla etki alabilirler.
Masterlık seviyesindekiler, taşın üzerine “3+4+2+3” çizerek daha etkili bir temizleme ve yükleme elde edebilirler.

Allah Resulü, “Kim, kendisini zarardan koruması için bir şey takarsa, Allah (cc), o kimsenin korunmasını taktığı şeye bırakır.”[39], “Kim nazar boncuğu veya muska takarsa Allah’a şirk koşmuştur.[40] diyerek, kişinin, kendisini koruması gayesiyle bir şey takmasını şirk olarak nitelendirmiştir.

Modern Çağ’ın şifa uygulayıcılarının, eskinin kurşun döken babaannelerinin ve muska yazıp okunmuş su dağıtan cinci hocalarının yerini aldığını görmekteyiz. Kendi elleri ile yaptıkları putlara tapan pagan topluluklarında, eşyaları kutsayarak yapılan ritüel ve şifa uygulamalarını ise kabilelerin büyücü ve şamanları yapmaktaydı.

Bugünkü şifa akımları, Yeni Çağ Paganizminin öncü kolları olarak değerlendirilebilir. Paganizm, doğanın yüceltilmesini temel alan bir dinî inanıştır. En basit tanımıyla bu şekilde özetlenebilecek olan bu inanç sistemi, bazı ritüellere ve özelliklere sahiptir. Nasıl ki Hinduizm’in tek bir kurucusu, kutsal kitabı ya da dinsel felsefesi yoksa, Paganizm de buna benzer şekilde bir yeryüzü dini olarak görülür.

Paganlar, doğal dünyanın kutsal nitelikler taşıdığına ve kutsal bir karaktere sahip olduğuna inanırlar. Günümüzde birçok insan, doğal dünya ile bağlantısını yitirdiğini hissederken, bu bağlantı onarmak için başvurduğu ruhsal yollardan biri de Paganizm olmaktadır. Doğa temelli olan pagan dinlerinde ibadethane bulunmaz. Peygamberler veya yazılı bilgiler olmadan inanış gerçekleşir. İbadet ve özel ritüeller içermez. Eskinin cadılarının yerini bugün, bilge kişiler almaktadır.

Modern pagan hareketi 20. yüzyılın başından itibaren etkisini göstermeye başlamıştır. Avrupa’da, Hristiyanlık öncesi pagan dinlerine geri dönüş görülmektedir. Wicca ve Druidizm hareketleri bu anlamda ilk dikkat çeken hareketlerdir. Yeni pagan hareketi; doğal çevreyi koruma, inanç özgürlüğü, doğa ile bütünleşme ve otoriteyi reddetme söylemleri ile dikkat çeker. En büyük hedef, bireyselleşmedir. Günümüz, yeni pagan hareketi destekçileri “Başlarına yapraktan taç geçirmiş ateistler” olarak tanımlanabilir.

Günümüz şifa akımları, her dönemde olduğu gibi, nesneleri ve ritüelleri ticari metaya da dönüştürmektedir. Bu bağlamda, şifa ve koruyucu nitelik taşıyan, kişiye özel kodlamalı, altın çağ takıları, taç çakra, kalp çakra, lotus çiçeği, yaşam çiçeği kolyesi, yaşam çiçeği tablosu, yaşam çiçeği, gümüş su çubuğu, bereket iğnesi, tütsü, şifalı taşlar gibi çeşitli mistik simge ve ögeler içeren ürünler pazarlanmaktadır.

Kendini Allah’ın memuru olarak tanımlayarak, yeni bir şifa sistemi kurduğunu söyleyen uygulayıcı, web sayfasında, üzerinde “meccanen şükür frekansındayım” yazılı; ortamı rahatlatan, negatifi alan, mekânda bereketi yükselten, rahat uyku enerjisi sağlayan, gece gündüz kullanıma uygun olduğunu ifade ettiği, el işlemeli bir tablo satmaktadır. Bu tablonun, bulunduğu ortamdaki negatif enerjiyi alarak, kişiyi rahatlatıp sakinleştirdiği; bu nedenle meditasyon, dua, namaz gibi ruhsal çalışma ve ibadetlerden önce, kısa bir süre seyredilmesinin, zihni sakinleştirerek daha huzurlu bir ibadet imkânı sağladığını iddia etmektedir.

Gümüş su çubuğu ile sular canlanıp, şifalandığı, kodlamayı kendinizin yapmasıyla ailenizi şifalandırabileceğiniz; amacının problemlerin çözülmesine, yaşamınızın bereketli ve neşeli bir  hâle gelmesine katkıda bulunmayı hedeflediğini söyleyen uygulayıcı, yaşam çiçeği amblemli mor veya kırmızı renklerde satılan cüzdanların, bolluk ve bereketi temsil ettiğini ve cüzdan ile bereketin artacağını yazmaktadır.

Şifa uygulayıcılarının kutsama, değerli kılma, güç atfetme ve ritüellere ortak etme fikriyatlarından renkler de hissesini almıştır. Bu renkleri, olumlamalar ile uygulamanız durumunda sizi, her türlü negatif enerji, kötü ruh ve nazar gibi hâllerden koruyacağına, melekleri davet edeceğine inanılmaktadır.

Kalabalık yerler gibi düşük enerjili bir yerde/durumda olacağınız veya hasta ya da kızgın insanların etrafında olduğunuz zaman, kendinizi korumanız önemlidir. Kendinizi korumak için, kendinizin seçtiğiniz renkte bir ışıkla tamamen çevrelendiğinizi imgeleyin, düşünün veya görün.

Ayrıca başkalarını, araç veya evler gibi nesneleri de ışık ile koruyabilirsiniz. Koruyucu kalkanlar yırtılır, bu nedenle bunu yaklaşık her 12 saatte bir yeniden uygulamaya ihtiyacınız olur.

Beyaz Işık: Suç veya fiziksel saldırıya karşı korunma için iyidir. Etrafınıza ilave melekleri davet eder.

Pembe Işık: Pembe ışık kalkanı negatifliğe karşı korur. Negatif zihinli, şikâyetçi veya dedikoducu insanların yanında olduğunuzda yardımcıdır. Pembe ışık kalkanından sadece sevgi nüfuz edebilir.

Yeşil Işık: Fiziksel şifa kalkanı. Yaralanmış veya hasta olanlar için yeşil ışık kalkanı kullanın.

Mor Işık: Psişik korunma. Psişik saldırı ve varlıklara karşı koruma sağlar.

Ayna (yansıtıcı) Küre: Saldırıya açık hissettiğinizde veya çakralarınız açık ve berrak olduğunda ve yabancı kalabalıklar veya yoğun bir iş toplantısı gibi kaba/sert enerjiye gireceğiniz zaman, kendinizi ayna şeklinde bir kürenin içine girerken görün veya hissedin. Tüm negatif enerji küreden geri yansır.

Kurşun Kalkan: Bir mücadele/kavga başlayacağı tahmin edildiğinde veya kendinizi ekstra saldırıya açık/hassas hissettiğinizde negatifliğe karşı koruma sağlar. Kendinizin, hiçbir şeyin nüfuz edemeyeceği, hafif kurşun metalle tamamen çevrelendiğinizi görün veya hissedin.”

Uygulayıcının bu paylaşımının altına bir takipçisi olumlamalar ile kendisi için renk kalkanını nasıl oluşturduğunu şöyle örneklendirmiş:

“İlk önce mavi, sonra mor, sonra sarı ve en son da kurşun kalkanla kendimi ve tüm alanımı, enerji merkezlerimle birlikte korumaya alıyorum. Oldu bile şükürler olsun. Hep pembe balonum vardır beni saran. Sevgiyle kabul ettim. O da oldu. Şükürler olsun.”

İnsanın korunması konusu, gerek şifacılar gerekse diğer ezoterik bilgi alanlarında en çok dile getirilen konudur. Bu konuda birçok nesnenin ve ritüelin koruyucu gücünden  bahsedildiğini görürüz.

Allah’ın bir ismi de “Hâfiz” olup koruyan anlamına gelir. Onun yarattığı sistemde rastgelelik yoktur. Her şey belli bir düzen ve ahenk içinde yürümektedir. Olaylar karşısında aciz olan insanın korunması, Allah’ın koyduğu sistem içinde devam eder. Koruyup kollama işi, Allah’ın kullarına büyük bir lütfudur. Yoksa insanın, bir mikroptan depreme kadar, semavi ve arzi musibet ve tehlikeler gibi, kendisini çepeçevre saran kötülüklerden korunması asla mümkün olmayacaktır.

Allah, kulun korunması konusunda öncelikle görevi meleklere vermiştir. İnsanın önünde ve ardında devamlı surette, nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar.”[41] Bu melekler; kişi kâfir olsun, mümin olsun, fasık olsun, salih olsun, her insanı takip edip izleyen muhafız meleklerdir.

Bunlardan bazıları, insanın amellerini, söylediklerini, işlediklerini kontrol edip yazarlar. Diğer bir kısmı ise onları -cinler de dâhil- her türlü kötülükten korurlar. Yani; Allah’ın kader kanunuyla programladığı ve kaza kanunuyla kâinat çapında uygulamaya koyduğu genel icraatlardan olumsuz etkilenmemeleri için insanları, koruma altına almış ve onlara koruyucu melekler tayin etmiştir. Taberâni'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, her insana üç yüz altmış (360) meleğin nezaret ettiği ve  koruma altına aldığı kaydedilmektedir. [42]

Şayet bu özel koruma işi olmasaydı, insanın cin ve insan şeytanların şerrinden, semavi ve arzi musibetlerden, insanın bünyesinde ve dış dünyada kümeleşmiş milyarlarca mikroplardan, virüslerden ve parazitlerden sakınması hiç mümkün olur muydu?

Bu koruyucu melekler, görevlerinin gereği olarak her zaman her yerde insanı takip etmekte ve gözetlemektedirler. Bu melekler nurdan olup onlara hiçbir şey engel olmaz. Demek ki insanın üzerine üşüşen bela ve musibetler, insanı çepeçevre kuşatan melekler tarafından çok defa geri çevrilmekte ve böylece insan, öldürücü binbir hadise altında ezilip gitmekten korunabilmektedir. Yoksa bu, her belayı her musibeti ve her sıkıntıyı engellerler anlamında değildir.

Elbette meleklerin bu muhafazası, Allah’ın iradesine bağlıdır. Zaten her meselede ilahi murat, ilahi dileme esastır. "Allah'ın olmasını dilediği şey olur, olmasını dilemediği şey de olmaz.", hakikati de bize bunu anlatmaktadır.

Ritüel ile kaynağının Allah’ın ve resulünün oluşturduğu dinin unsurları olan ibadet ve dinin rükünleri bir tutulmamalıdır. İbadetlere ait zaman, sayı, şekil gibi bütün rükünler ilahi kaynaktan gelmektedir. Amaç bir şeyleri değiştirmek değil yalnızca Allah’ın rızasını kazanmaktır. Ritüeller ise insanlar tarafından şekillendirilmiş olup dünyalık amaçlarla yapılmaktadır. Burada oldurma gücü; evren, enerji, bilinçaltı, ışık gibi unsurlara yüklenmektedir. Daha önce de işlediğim gibi şifa dahi aciz insan tarafından ritüellerle oldurulabilecek bir sonuç olarak değerlendirilmektedir.

Sarkacı Kim Çeviriyor?

Şifa uygulayıcılarının kullandıkları diğer bir araç da sarkaç yani pandüldür. Pandül ya da sarkaç, bir ipe veya zincire bağlı olan, sabit bir noktada tutulduğunda, çeşitli enerjilere göre salınım yaptığına inanılan, radyestezik bir araç olarak tanımlanmaktadır. Zincirin ucundaki pandül; altın, gümüş, pirinç gibi çeşitli madenlerden, ahşaptan, camdan, yarı değerli veya değerli doğal taşlardan yapılır.

Uygulayıcılar, aile hayatından mekânlara, sağlık çalışmalarından karar aşamalarına, atalardan gelen aktarımlardan, bolluk ve berekete varıncaya kadar hayatın her alanında problemleri çözme, dengeye oturtma, istek ve arzulara ulaşma gibi amaçlarla bu sarkaçı kullanmaktadırlar. Sarkacın salınım şekli, yönü ve hızı gibi unsurlar, uygulayıcıların önemsediği bilgilerdir.

Bir uygulayıcı, vereceği sarkaç eğitimine katılacak kişilere, sarkacı şu amaçlarla kullanabileceklerini söylüyor: “Sarkaçla ilişki analizi ve şifası, varlık tespiti, yaşam enerjisi analizi ve dengelenmesi (Bovis Life), dünyaya geliş amacınız, doğum enerjiniz ve şu anki enerjinizi ölçme ve dengeleme; eş, sevgili, çocuk, aile ve her türlü ilişkilerinizin uyum enerjilerini ölçme, ilişkileri dengeye getirme; mekân temizliği, dişil ve eril enerji dengeleme, eksik element tespiti ve dengelenmesi, bolluk ve bereket enerjisini arttırma, suyu kodlama, bilinçaltı blokajlarını çözme, atalarla ve kişilerle bağ kesme, kilo çalışması, tansiyon dengeleme, esmalarla ve dualarla sarkaç kullanımı, atalardan epigenetik yoldan aktarılan olumsuz enerjilerin temizlenmesi.

Bir ipin ucuna bağladığımız cismin salınım yönü ve şeklinin; evlilik hayatınızı, paranızın bereketini, hayat felsefenizi, ölmüş atalarla ilişkinizi ve hatta genlerinizi bile etkilemesi inancı ancak paganizm ile açıklanabilir. Yoksa bunların ne bilimsel ne de dinî anlamda bir bilgi değeri vardır.

İleride bolluk ve bereket uygulamalarını geniş bir şekilde işleyeceğim. Burada bir uygulayıcının, ipin ucuna bağladığı cam kristal sarkacını kullanarak, cüzdanının üzerinde yaptığı kodlama ritüeli ile bolluk ve bereket çalışmasını irdeleyeceğim. Uygulayıcı, sarkaç çalışmasında bir yandan İslam’la hiçbir alakası olmayan batıl argümanları kullanırken diğer yandan da Allah’ın isimleri ile yaptığını İslamileştirmektedir. Cüzdanın büyük olmasından, sol elde tutmaya kadar, sayı sekanslarından, sonsuz mucizeleri çağırmaya kadar her şey, aslında sadece bir safsatadan ibarettir.

Sarkaçla Cüzdana Bolluk ve Bereket Çalışması

Büyük cüzdan kullanmak, evrensel yasalara göre size daha fazla para getirir. Evren boşlukları sevmez. Cüzdanınız ne kadar büyük olursa, o boşluk mutlaka dolar. Bolluk bereket, rahim enerjisi yani annelikle ilgili olduğu için cüzdanınızı sol elinizde tutun. Cüzdanınızı kullanırken korku, kaygı gibi birçok düşük frekanslı enerjiler oluşuyor. Bunlar cüzdanda blokajlar oluşturuyor. Negatifi temizlemek için önce niyet ediyoruz:

“Tüm zamanlarda, cüzdanımda farkında olduğum ve olmadığım, bereketime engel olan tüm negatif enerjilerin temizlenmesine niyet ediyorum.”

Şimdi sol tarafa doğru sarkacı çeviriyorum. Bu arada eltete temizliği yapıyoruz.

Gerçek siz, bundan önce kimdiniz? Bundan sonra kim olacaksınız? Bundan önce gerçek işiniz neydi? Şimdi işiniz ne olacak? Şimdi gerçekten kimsiniz? Bundan önce kimdiniz? 1, 2, 3, 4 diyerek sayı frekansını da kullanıp burada negatif enerjinin gitmesini sağlıyoruz. Bu arada sayıları kullanırız. 3-9-8 kullanabiliriz. Bu bolluğun ve bereketin önündeki tüm engellerin kalkması; 5-2-0-2-5 kullanalım. Tüm kapıların bize açılması, engellerin kalkması içindir.

 Burada sarkacıma soracağım: “Cüzdanımın üzerinde, bolluğumun ve bereketimin üzerinde negatif enerji var mı?” Sarkacın yatay yönde salınımı bana hiçbir şekilde cüzdanımda negatif enerji olmadığını gösterir.

“Dur!” diyorum sarkaca. Çünkü sarkaca verdiğimiz her komutu sarkaç, bilinçli bir şekilde alır. Titreşimi alır. Şimdi:

“Tüm zamanlarda bolluğun ve bereketin, sonsuz ve sınırsız Allah’ın rahmetinin hayatımda, cüzdanımda ve yaşamımda kolaylık olmasına niyet ediyorum.”

Bu arada esmaları kullanalım. Ya Fettah, Ya Rezzak, Ya Ğani, Ya Kayyum esmaları bolluk ve bereket için çok etkilidir. El-Kayyum ve Er-Rezzak esmalarını günde 500 kez okumak ve bunu sarkaçla yüklemek size çok güzel kapılar açar. Sarkaçla esmaları yüklerken, sayı frekanslarını da yükleyelim: “5-2-0”, “7-4-1”, “8-8-8-9-8”

Burada, para mıknatısını yaptıktan sonra mucizeleri çağıralım. Bizim için, bolluğumuz ve bereketimiz için sonsuz mucizeleri çağıralım. Burada bir niyet oluşturalım:

“Benimle beraber burada bu çalışmaya evet diyen herkesin, cüzdanına bu temizleme, bu yükleme alan hızında, bolluğun ve bereketin kolaylıkla ayağımıza gelerek, yüklenmesine niyet ediyorum.”

Şimdi sarkacıma soruyorum: “Bolluk bereket cüzdanıma yüklendi mi?” Sarkacın salınımından bolluk ve bereketin yüklendiğini anlayabiliyoruz.”

İslami bioenerji uygulaması yaptığını iddia eden bir uygulayıcı ise geleceğe dair konuların sarkaca sorulmasının şirk olacağını söylerken, sarkacın yaratıcı ile uygulayıcı arasında bir enerji kanalı kurduğunu ve ondan mesajlar alınmasına vesile olduğunu iddia etmektedir.

Sarkaca soru sorarak doğruları öğrenebilirsiniz. Bunlar, ayrı bir eğitimin içeriğidir. Sarkaca, geleceğe yönelik soru sorulmasını doğru bulmuyorum. Ancak Rabbimizle olan enerji kanalına bağlanarak, Rabbimizden gelen mesajları okumamızı kolaylaştırabilir. Her daim şunu hatırlayalım: Bilgileri sarkaç söylemez. O, sadece bir alettir, sadece vesile olur. Küçücük bir parçanın ne kadar aklı olabilir? Buradaki şirke dikkat edelim. Buradaki araç, sadece Rabbimizden gelen bilgiyi doğru okumamız için bir vesile olur. Sarkacı da diğer araçlar gibi güzel kullandığınızda faydaları artacaktır.”

Bu paylaşımın altında, uygulayıcının takipçilerinden birisi, erkek arkadaşı ile tartışmalarından sonra karar aşamasında, konuyu birçok defa sarkaca sormuş ve olumsuz bir cevap almış olacak ki sarkaç hakkında şüpheye düşmüş. Sarkaç hakkında içine sinmeyen konuyu şöyle dile getirmiş:

“Sarkaç ile çalışma yaparken araya şeytanların karışmadığını nereden bilebiliriz? Her ne kadar sığınarak başlasak da ya sarkaç, Kuran’da geçen “şeytan okları”ndan ise? Ve onlardan uzak durun deniliyor ya, çalışma yapacağız diye, ya uzak durmaktansa onu kullanmayı seçtiğimizde artık sığınmamızın bir önemi olmuyorsa? Bu, apaçık bir emre karşı gelmek oluyor. Ben, sarkacımı her ne kadar sevsem de bu ayetten sonra elime alamıyorum açıkçası. Bir de çokça kez, sevdiğimden ayrılma vaktinin geldiğini söyledi, bazı tartışmalardan sonra. Ya benim enerjimden etkileniyor yahut da şeytanların en sevdiği şeydir ya çiftlerin arasına girmek… Sarkaç konusunu biraz daha işlerseniz çok sevinirim. Gördüğünüz gibi çok fazla sorularım var.”

Bu takipçi, yerinde bir endişe taşımaktadır. Enerji uygulayıcılarının sarkacı kullanma amaçları ile cahiliye Araplarının fal oklarını kullanmaları arasında pek de fark yoktur. Putperest, pagan kültüründe eşya ve ritüeller, madde ve şekil olarak değişse bile, onlara verilen kutsallık nitelikleri ve onlardan beklenen sonuç genelde birbirine benzer. Fal okları, İslam Ansiklopedisi'nde şöyle anlatılmış:[43]

“Cahiliye Dönemi’nde kullanılan fal okları, ucunda demir parçası ve üzerinde kanat bulunmayan ince oklardı. Cahiliye Araplarının, üzerine ‘evet’ veya ‘hayır’ gibi değişik alternatifler yazdıkları ve bir işe girişmeden önce aralarından birini çekmek amacıyla sakladıkları oklarıdır. Babillilerden itibaren, çeşitli milletlerce uygulanan bu tür bir fal uygulamasına, Kitab-ı Mukaddes’te belirtildiğine göre Kudüs’ün fethi öncesinde Buhtunnasr da başvurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de, iki yerde geçen fal oklarının, şeytanın işlerinden biri olarak nitelendirilen, kısmet çekme işinde kullanıldığına işaret edilmiş ve bu tür oklara başvurulması yasaklanmıştır. (el-Mâide 5/3, 90) Hz. Peygamber (sav), Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’i, ellerinde fal okları ile birlikte tasvir eden bir resmi görünce, imha edilmesini emretmiş ve onların asla fal okları kullanmadığını bildirmiştir. (Buhârî, Enbiyâ, 8)

Cahiliye Arapları; yolculuğa çıkma, savaşa gitme, evlenme, şüpheli çocukların nesebini tayin etme, ticaret yapma, su kuyusu açma hatta kumar oynama gibi kendilerince önemli olan işlere başlamadan önce, tahtadan yapılmış ve kanat takılmamış ince oklar üzerine ‘yap, yapma’ şeklinde alternatifler yazıp bir torbaya koyarlar, daha sonra içlerinden birini çekerek çıkan yazıya göre girişilen işin kendileri için uğurlu veya uğursuz olacağına inanır ve ona göre hareket ederlerdi. Fal oklarının, beyaz çakıl taşlarından yapılmış tavla zarı şeklinde veya satranç taşları gibi olduğunu rivayet edenler de vardır.

Fal okları, sayılarına ve bulundukları kimselere göre ikiye ayrılır. 

a) Üçlü fal okları: Herkesin yanında taşıdığı üç okun birinde, ‘Rabbim bana emretti.’ veya ‘yap’; diğerinde, ‘Rabbim bana yasak etti.’ yahut ‘yapma’ diye yazılır, üçüncüsünde ise yazı bulunmaz ve çekilen kısmette ne çıkarsa ona göre hareket edilirdi. Eğer yazısız ok isabet ederse kısmet çekme işlemi tekrarlanırdı. 

b) Yedili fal okları: Kâbe’nin içindeki Hübel adlı putun yanında veya kâhinlerle hâkimlerin nezdinde bulunan ve her biri üzerinde ‘evet’, ‘hayır’, ‘sizden’, ‘başkasından’, ‘açık değil’, ‘diyet’, ‘su’ ifadelerinden biri yazılmış olan yedi ok, bir işi yapmak veya yapmamak, nesebi şüpheli görülen bir çocuğun babasını belirlemek, öldürülen kimsenin diyetini ödetmek, su kuyusu açmak, evlenmek gibi değişik maksatlarla kullanılırdı. Bu işlerden biriyle ilgili olarak kısmetini tayin etmek isteyen kişi, hediyelerle birlikte Kâbe’nin hizmetçisine yahut yedi oku bulunan kâhinlere gider, kısmet çektirir, çıkan sonucun putların iradesine uygun olduğuna inanır ve ona göre hareket ederdi. 

Fahreddin er-Razî, fal okları çekmenin yasaklanmasını, Allah’a mahsus olan gaybı bilme ve putlara uluhiyyet isnat etme gibi mahzurlar taşımasına bağlarken (Mefâtîḥu’l-Ğayb, XI, 136), Reşid Rıza, akli ve ilmî hiçbir gerekçeye dayanmadığı için fal ve kumar oklarının yasaklandığını söyler. (Tefsîrü’l-Menâr, VI, 149-151) Zira yapılması düşünülen bir işin hayırlı olup olmadığını, bir yerde suyun bulunup bulunmadığını veya nesebi şüpheli görülen bir çocuğun babasının kim olduğunu fal oku çekerek belirlemek mümkün değildir. İnsanların akıl gücüne hitap eden İslamiyet, her işin açık delillere ve doğru bilgilere başvurularak yapılmasını emretmiş, bu tür yollara girilmesini yasaklamıştır.”

Peki, şifa uygulayıcılarının enerjinin dengelenmesi gibi birçok amaçla kullandığı sarkacı kim çeviriyor?

Kur’an’da, Neml suresinde, Hz. Süleyman’ın (as), Belkıs’ın tahtını kimin kendisine getirebileceği sorusu üzerine: “Cinlerden bir ifrit, ‘Sen makâmından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var.’ dedi.”

İfrit; cinlerin reisi veya en güçlü, zeki, kurnaz ve zararlı olanı olup[44] kötülük ve pislikte son dereceyi bulmuş ve şeytanlıkta ileri gitmiş, tuttuğunu deviren, kuvvetli, becerikli, ele avuca sığmaz biri demektir.[45] Bu ayetten anladığımıza göre cinlerin, eşya taşıyabilecek gücü, yeteneği ve imkânı vardır. Biz bu taşıma işini, bir kısım cinlerle çalıştığını söyleyen hoca (!), büyücü ve medyumların, danışanlarına muska veya büyü malzemesini, bir anda, hariçten getirtip önlerine koymaları ile ilgili tecrübelerde şahit olmaktayız. Ayet bize bu malzeme taşıma işini, cinlerin kâfir grubu olan, ifrit şeytan takımının yapabileceği konusunda fikir vermektedir. Ben, sarkacı çevirenin de cinni şeytanlar olduğunu düşünüyorum. Çünkü yapılan iş; boş, malayani, bidat ve şirk unsurlar içermektedir. Elbette ki bunlar, şeytanın istediği ve hoşuna giden işlerdir.

İçsel Görü

İçgörü veya bazı uygulayıcıların ifadesi ile röntgen göz, birçok uygulayıcının elde etmek istediği ama ancak az sayıda, ileri seviye uygulayıcıların kullanabildiği bir özelliktir. İçsel görü; MR ve röntgen cihazının yaptığı işlevin, insan tarafından yapılan versiyonudur. Bunu, vücudun içine istenen belli bir oranda, derinlikte ve çözünürlükte bakabilme olarak tanımlayabiliriz. İleri seviye bioenerji uygulayıcıları, baktıkları zaman vücudun içini görebilme özelliğine sahiptirler. Bunu yapabilmek için 3. göz (altıncı çakra yani alın çakrası), aktif olmalı ve zihnin geri kalan kısmı tamamen durgun ve sakin olmalıdır. Uygulayıcılar, bu yetenekleri ile mikroorganizmaları, hatta DNAyı dahi görebildiklerini iddia etmektedirler.

Brennan bu konudaki deneyimini şöyle açıklar:

“Şifacı, röntgeni çekilmiş gibi bedenin içini görür. Bu görüş türü, hücresel ve hatta virüs boyutunda, istenilen derinlikte ve çözünürlükte bakabilmeyi sağlar. Bu noktadan başımı oynatmadan, istediğim yöne bakabilirim. Bana bir hasta geldiğinde, ilgilenilecek alanları anlamak için tüm vücudu kabaca tarıyorum. Kırılmış bir kemik ve kasıktaki iltihap, gördüğüm bazı  mikroskobik içsel görü örneklerdir.

Arkadaşım ve iş ortağım Sandy Wand, genelde biri üzerinde çalışırken semboller görür.”

Brennan, hastaları ile yaşadığı içgörü deneyimini ve bu esnada rehberi tarafından nasıl yönlendirildiğini şöyle anlatıyor:

“Şifa seansım boyunca onun enerji alanını, yani aurasını, yüksek duyusal algılama ile gözden geçirdim. Rahminin sol alt tarafında, bazı anormal hücreler gördüm. Aynı zamanda düşük ile ilgili koşullar da gördüm. Anormal hücreler plasentanın yapıştığı yerde bulunuyorlardı. Ayrıca Jennynin durumunu ve ne yapılması gerektiğini tarif eden sözler de duydum. Duyduğum, Jennynin okyanus kıyısında bir aylık bir tatile gitmeye, belli vitaminler almaya, belirli bir diyet ve meditasyon programına ve tek başına günde iki saat geçirmeye ihtiyacı olduğuydu. Şifanın tamamlandığı ve bir daha bana gelmesine gerek kalmadığı da söylendi. Şifa sırasında, onun psikolojik tavrı ve bu tavrın kendine şifa vermedeki yetersizliğini nasıl etkilediği konusunda da bilgiler aldım.

Örneğin bir vakada, ‘O, kanser dendiğini duydum.’ Ve siyah noktalar gördüm. Siyah noktalar, daha sonra çekilen bir tomografi filminin sonuçlarıyla biçim, boyut ve yer olarak bağlantılıydı. İçsel görüm sayesinde, kanın artık normal olduğunu görebiliyordum.”[46]

Bizim coğrafyamızdaki, özellikle dini kendisine referans edinmiş bazı uygulayıcılar, içsel görü yeteneklerini geliştirme sürecinde daha çok zikirleri tercih etmektedirler. Allah’ın isimlerinden, ilim ve görmekle ilişkili olanları veya Kur’an’dan gayba dair konuların işlendiği ayetleri çokça ve ebcet değerlerine göre zikrederek, içsel görü yeteneklerinin ortaya çıkması için çabalamaktadırlar. Elde edilen kazanımlarını ise kendilerinin manevi makâmlarına birer delil olarak düşünmekte ve dinî konularda yetkinliğe erdiklerini iddia etmektedirler. Oysa elde edilen kazanımların, zikirlerle elde edilen manevi bir ilerlemenin sonucu olmadığını, başka din mensuplarının, hatta dinî inançlara mesafeli insanların dahi aynı sonuçları elde etmesinden anlayabiliriz. Mesela Brennan, bu yeteneğe sahip olmanın yolunun, nefes ve meditasyon teknikleri ile elde edilebildiğinden hatta yaşanan problemlerin kaynağının dahi vizyonlar hâlinde kendisine gösterilmesinden bahseder:

“Bazı nefes ve meditasyon teknikleri ile kişinin, hipofizi titreşecek ve altın rengi ışıklar saçacak şekilde hareketlendirilebilir. İçsel görüyü öğrenme uygulaması yapmanın en iyi yolu, “beden içine yolculuk” denilen derin rahatlama tekniğidir.

Görüntü, şifacının zihninde sanki bir televizyon ekranındaki gibi belirebilir. Ayrıca hastanın bacak ağrısıyla bağlantılı geçmiş deneyimlerini, mesela çocukken bisikletten düşmesini ve diyelim yirmi yıl sonra şimdi, ağrının olduğu yerde ayağını incitmesini, resim formunda bize sunacaktır.”[47]

Eden ise yapılan çalışmalarda içsel görüyle elde edilen sonuçların, doktorların teşhisleriyle uyuştuğunu da söylemektedir:

“Elli hastalık bir numunede, Myss'in duru görü teşhisi, Dr. Shealy'nin tespit edilen hastalıkların yüzde 93'ünde tıbbi teşhisle örtüştü.”[48]

Rüyalar; rahmani, şeytani ve dünyevi şeklinde üç kategoriye ayrılmaktadır. Rahmani rüyalar, Allah’ın kullarına bir ikramı olarak ortaya çıkmakta ve insana hayatındaki bazı konularda yol gösterici bir içeriğe sahip olmaktadır. Şeytani rüyalar ise şeytanın tesiriyle ortaya çıkan bir durumdur. Bunlar, korku dolu kâbuslar veya cinsel içerikli yapıda olabilir.

Enerji uygulamalarında tecrübe edilen içsel görü ise uygulayıcının zihninde görüntü oluşturulması durumudur. Şeytan nasıl beyinde rüyalar vasıtası ile görüntü oluşturabiliyorsa, aynı şeyi uygulama esnasında uygulamacının zihninde yapabilmektedir. Vücudun iç görüntüsünü beyinde oluşturabilmekte ve problem olan yerleri kişiye gösterebilmektedir. Bu konuda şeytanın tesirinin nasıl oluştuğu ve neden uygulayıcılara bu konuda yardımcı olduğu kitabın ilerleyen bölümlerinde yaptığım değerlendirmelerle daha iyi anlaşılacaktır.

Seansta Ne Hissediliyor?

Seanslar esnasında gerek uygulayıcı gerekse danışan tarafından yaşanan fiziksel etkiler söz konusudur. Uygulayıcı, seans esnasında zaman zaman danışana belinin ısındığı, ayaklarının uyuştuğu veya ellerinin karıncalandığı gibi o an yaşadığı durumu söyleyebilir. Gerçekten de o sırada danışan bunu yaşamaktadır ve hâliyle uygulayıcının bu hâli bilmesi onu oldukça şaşırtır. Bu durum danışanın, uygulayıcıya ve uyguladığı sisteme olan inanç ve güvenini güçlendirir. Aslında o sırada danışanın yaşadığı uyuşma, karıncalanma ve ısınmayı aynı şekilde ve aynı yerde uygulayıcı da kendi bedeninde hissetmektedir. Bazı uygulayıcılarda bu durum bedenin ters yönünde gerçekleşebilir.

Uygulama esnasında genelde danışanlar anlık uykuya dalar, rüyalar ve özellikle renkler görebilir. Renkler, uygulayıcı için önemlidir. Her çakra için belirlenmiş renkler vardır ve danışanın, seans esnasında gördüğü renk, o çakra bölgesinde bir rahatsızlığın olduğu konusunda uygulayıcıya fikir verir. Steine, bu durumun Tanrı/Kaynak enerjiyle ilişkili olduğunu belirtir.

“Kişi, ayakları yerden kesiliyormuş veya bedeni karıncalanıyormuş gibi hissedebilir. Geçmiş hayatları da içeren, yoğun rüyalar görebilir yahut vücuttaki zehirlerin atılmasında görülen belirtiler gösterebilir (bunlar ishal, nezle ya da sıklıkla idrara çıkma şeklinde meydana gelebilir). Ancak kişi kendisini iyi hissedecektir. Reiki seansı süresince nefesler ağırlaşır, kan basıncı düşer; duygusal bakımdan sakinleşme görülür. Başka nelerin olabileceği Tanrı/Kaynak enerjiye bağlıdır.” [49]

Dr. Pearl, seans sırasında hissedilenleri şöyle özetler:

“Karıncalanma, nabız gibi atma, soğuk-sıcak, itme ve çekme hislerinden, ellere esen bir rüzgâr hissine kadar birçok değişik his bildirilmiştir. Şifa için ofisime gelen kişiler giderek artan sayılarda, genellikle ilk seanslardan sonra eve gittiklerinde televizyon, müzik seti, lamba, buzdolabı gibi elektrikli cihazların sürekli olarak, kendi kendilerine açılıp kapandığını söylemek için beni arıyorlardı.

Aynı insanlar, daha sonra ellerine bir şeyler olduğunu söylüyorlardı; tuhaf şeyler; sıcaklık ve elektriklenme ya da serinlik ve esinti hissi. Ellerini rahatsız ya da hasta olan bir kişiye doğru tuttukları zaman, çoğu kez o kişinin belirtilerinin azaldığını ya da tamamen yok olduğunu anlatıyorlardı. Astım yok oluyor, kronik yaralar iyileşiyordu.”[50]

Danışanların bunu yaşamasına karşın uygulayıcı da az önce bahsettiğim gibi enerjiyi kendi vücudunda aynı şekilde hissedebilir. Ayrıca seanslardan sonra bir kısım uygulayıcılara bir ağırlık çökebilir. Bu, danışandan alınan negatif enerji olarak nitelendirilir. Alınan bu enerjinin, vücuttan atılması için meditasyon veya topraklama yapılır. Kristal veya toprağa dokunarak veya pranik şifada olduğu gibi elleri hatta bütün vücudu tuzla ovalayarak, negatif enerji bedenden temizlenmeye çalışılır. Ben özellikle seanslardan çok etkileniyordum. Bazen birkaç gün kendime gelemezdim. Bazen diğer bir uygulayıcıya seans yaptırarak ancak bu ağırlıktan kurtulabilirdim.


[1] Steine, D. (2002). Bir Şifa Klavuzu Reiki Esasları. İstanbul: Arıtan Yayınevi, s. 20.

[2] Brennan, B. A. Işığın Elleri. İstanbul: Meta. s. 175.

[3] Fatiha, 1/2

[4] https://aboutmeditation.com/the-dark-side-of-meditation/

[5] Merter, Dr Mustafa, Dokuz Katlı İnsan, Kaknüs, İstanbul, s. 102.

[6] Merter, Dr Mustafa, Dokuz Katlı İnsan, Kaknüs, İstanbul, s. 39.

[7] Merter, Dr Mustafa, Dokuz Katlı İnsan, Kaknüs, İstanbul, s. 20.

[8] Merter, Dr Mustafa, Dokuz Katlı İnsan, Kaknüs, İstanbul, s. 411.

[9] https://www.bphope.com/my-story-victoria-maxwells-bumpy-road-to-happiness/

[10] https://www.islamveihsan.com/, 2015)

[11] https://kurul.diyanet.gov.tr

[12] https://panorama-news.de/ust-kusak-manset/ortodoks-kilisesi-hristiyanlarin-hayatinda-yoganin-yeri-yok/

[13] Mümin, 40/60

[14] Âl-i İmrân suresi 3/19 

[15] Ankebut, 29/45

[16] Ra’d, 13/28

[17] Ebu Davud, Tıb, 11

[18] Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031

[19] Müslim, Fedail, 90-2336

[20] Müslim, Sıyam, 133-134

[21] Ahmet b. Hanbel, c.5, 264

[22] Brennan, B. A. Işığın Elleri. İstanbul: Meta. s. 164.

[23] Steine, D. (2002). Bir Şifa Klavuzu Reiki Esasları. İstanbul: Arıtan Yayınevi, s. 84.

[24] Hücurat, 49/12

[25] Neml, 27/65

[26] Brennan, B. A. Işığın Elleri. İstanbul: Meta. s. 166.

[27] Pearl, D. (2011). Tekrar Bağlantı. İstanbul: Butik Yayıncılık, s. 111.

[28] Pearl, D. (2011). Tekrar Bağlantı. İstanbul: Butik Yayıncılık, s. 32.

 

[29] Youtube’un Şifa Dağıtan Videoları: Bir Sözdebilim Olarak Biyoenerji'nin Retoriği, Osman Çalışkan

 

 

[30] Pearl, D. (2011). Tekrar Bağlantı. İstanbul: Butik Yayıncılık, s. 84.

[31] Brennan, B. A. Işığın Elleri. İstanbul: Meta. s. 206.

 

[32] Henkin, A. W.-B. (1995). Ruhsal Şifacı Olmak. İstanbul: Bilyay, s. 138.

[33] Steine, D. (2002). Bir Şifa Klavuzu Reiki Esasları. İstanbul: Arıtan Yayınevi, s. 90.

[34] Steine, D. (2002). Bir Şifa Klavuzu Reiki Esasları. İstanbul: Arıtan Yayınevi, s. 138.

[35] Steine, D. (2002). Bir Şifa Klavuzu Reiki Esasları. İstanbul: Arıtan Yayınevi, s. 138.

[36] https://www.gerçekislam.com/reikiye-alternatif-cagimiz-bunalimlarina-care-islami-reiki-96#_ftn139

[37] Türklerde Taşlarla İlgili İnançlar, Doç. Dr. Hikmet Tanyu, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1968

[38] Buhârî, “Ḥac”, 57

[39] Tirmizi, Tıbb 34

[40] Ebu Davud, 3910

[41] Rad, 13/11

[42] Süyûti, ed-Dürrü'l-Mensur, 4/615; Zebidi, İthâfü's-Sâde, 7/288.

[43] https://islamansiklopedisi.org.tr/ezlam

[44] https://islamansiklopedisi.org.tr, İfrit maddesi

[45] Sorularlaislamiyet.com, ifrit maddesi

[46] Brennan, B. A. Işığın Elleri. İstanbul: Meta. s. 164’ten itibaren derleme

[47] Brennan, B. A. Işığın Elleri. İstanbul: Meta. s. 164’ten itibaren derleme

[48] Eden, D. (2014). Enerji Tıbbı. İstanbul: Butik Yayıncılık, s. 34.

[49] Steine, D. (2002). Bir Şifa Klavuzu Reiki Esasları. İstanbul: Arıtan Yayınevi, s. 27.

[50] Pearl, D. (2011). Tekrar Bağlantı. İstanbul: Butik Yayıncılık, s. 15.

Yorumlar (0)

Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.

Herhangi bir şey arayın...