Misyonerlik; dar anlamıyla herhangi bir dinî öğretiyi, yabancı ülkelerde yaymakla yükümlü din görevlilerini tanımlamada kullanılır. Daha geniş anlamıyla ise başkalarını belirli bir öğretiye, özellikle dinî bir öğretiye ikna etmeye çalışan, onları bu öğretiye çekme amacını üstlenen kişileri tanımlamada kullanılır.

İslam geleneğinde dinin insanlara duyurulması ve tanıtılmasına “tebliğ” ve “davet”, bu faaliyeti üstlenen kişiye “tebliğci” denilmektedir. Ancak Hristiyanlıktaki misyon ve misyonerlikle İslam’daki tebliğ ve davet anlayışı arasında derin farklılıklar bulunmaktadır. İslami tebliğ ve davette yalnızca doğruların ilan edilip insanlara duyurulması hedeflenirken (el-Mâide 5/67; en-Nahl 16/125) misyonerlikte amaç insanların vaftiz edilip Hristiyanlaştırılmasıdır (Matta, 28/19-20). Dolayısıyla misyonerlik, sadece Hristiyan inancının ifade edilip duyurulmasını amaçlayan sıradan bir tebliğ olayı değil, Pavlus’un da vurguladığı gibi “ne yapıp edip insanların Hristiyanlığa kazandırılması” faaliyetidir (Korintoslular’a Birinci Mektup, 9/20).

18. ve özellikle 19. yüzyıl çok sayıda misyonerlik teşkilatının ortaya çıktığı dönemdir. 19. yüzyılda ve bunu izleyen dönemde Hristiyan misyonerleri, yalnızca dinî öğretilerin anlatılması görevini yapan vaizler olarak değil eğitim ve sağlık görevlileri ve sosyal hizmet uzmanları olarak da misyon bölgelerinde görünmeye başladılar. Bu bağlamda Hristiyan ülkelerinde yetişmiş birçok misyoner-doktor ve misyoner-öğretmen misyon bölgelerine gönderildi.

Misyonerlik çalışmalarında hastanenin etkisinin kolejden daha fazla olduğu görülmektedir. Çünkü İslam coğrafyasında açılan kolejlere daha çok gayrimüslim çocuklarının gitmesine karşın, sağlık hizmetlerinden Müslümanlar da büyük ölçüde yararlanmaktaydı. Etiyopya Wallaga’daki Evanjelik Hristiyanlar üzerinde yapılan bir ankette Hristiyan olanların yüzde altmış yedisi çeşitli hastalıklardan sonra iyileşmesi veya buna şahitlik etmesi sonucunda din değiştirmenin gerçekleştiği ortaya çıkmıştır.[1]

Günümüz misyon teknikleri arasında en dikkat çekici olanı “kültüre uyarlama” yöntemidir. Bazı misyonerlerce Müslümanları Hristiyanlaştırmada en büyük başarının sağlanacağı yöntem olarak görülen kültüre uyarlama Hristiyanlığın bir kültür değil bir kült olduğu, dolayısıyla yalnızca Avrupa ve Kuzey Amerika gibi Hristiyan geleneğin hâkimiyetindeki bölgelerde değil bütün dünyada yerel gelenek ve âdetlere uyarlanması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır.

Misyonerlik özelde Hristiyan yayılmacılığını ifade etmektedir ancak farklı metot ve yöntemler kullanmakla birlikte dinin yayılmasını hedefleyen birçok inanç sistemi vardır. Kurtuluşun yalnızca kendisiyle sınırlı olduğunu iddia eden evrensel eğilimli bütün dinler (Budizm, Hinduizm, Sihizm gibi) misyonerlik eğilimi içerisindedir.[2]

Hinduizm'de ihtida, "yeniden geri döndürme" demektir. Hinduizm insanları Hindu bir anne babadan doğan Brahmanik geleneklere bağlılıklarını sürdüren Ariler ve aslına döndürülecek olan Dasyular olarak iki kategoriye ayırır.[3]

Hinduizm’in en eski külliyatı olarak Vedalarda çok tanrılı bir inanç sistemi vardır. Halk arasında Brahma, Vişnu, Şiva üçlüsünden oluşan çoklu tanrı inancı oldukça yaygındır. Hinduizm’in kutsal kitabı Vedaların çeşitli yorumlar çerçevesinde değerlendirilmesi sonucu ortaya altı ayrı felsefe okulu çıkmıştır. Kurtuluşa bilgiden ziyade eylemle ulaşılabileceğini öngören bu okullar içinde en tanınmış olanı birtakım beden hareketleriyle kurtuluşu amaç edinen Yoga okuludur.[4]

Türkiye’de özellikle iki meditasyon hareketi çok aktif durumdadır. Bunlardan birisi, liderliğini Maharishi Mahesh Yoginin yaptığı Transandantal Meditasyon (TM) hareketidir. Dünyada beş milyon civarında taraftarı bulunduğu iddia edilen TM merkezleri veya diğer adıyla Maharishi Birleşik Alan Teknolojisi Dernekleri ülkemizde de 1966 yılından beri faaliyettedir. Hollanda, ABD, Kanada ve İsviçre'de Ayurveda veya Veda Bilimi üniversitelerinde yetişen yüzlerce mürit, dünyanın dört bir yanında bu tekniğin tanınması için çaba göstermektedir. Bugün İstan­bul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa ve Eskişehir başta olmak üzere 20 civarında şehirde şubeleri bulunan TM Merkezlerine yılda on binden fazla kişinin devam ettiği tahmin edilmektedir.

İkinci hareket ise temel öğretisi 1970 yılında Hint asıllı Shri Mataji Niniala Devi tarafından ortaya atılan ve yeni bir meditasyon yöntemi kabul edilen Sahaja Yoga’dır. Çoğunluğu üç büyük şehir ve batı bölgelerimizde olmak üzere Türkiye'de 60 civarında Sahaja Yoga toplantı merkezi vardır.

Sahaja Yoga, benin kendini gerçekleştirmesini hedefe koyar. Böyle bir gayenin de Ana Tanrıça veya Adi Shakti'nin inkarnasyonu (bedenlenerek tekrar dünyaya gelmesi) kabul edilen Shri Mataji'nin yardımı sayesinde kolayca gerçekleşece­ğine inanılır. Çünkü o, insanın içinde uyuyan ve uyarıldığında bir nevi içsel aydınlanma meydana getiren kundaliniyi uyarma ve harekete geçirme gücüne sahiptir. Hatta onun yokluğunda, fotoğrafı bile aynı etkiyi sağlayabilir. Kendini İsa, Meryem, Muhammed, Ali, Fatıma, Guru Nanak, Mahavira, Krisna ve Rama gibi önemli di şahsiyetlerin  inkarnasyonu olarak gören Mataji'nin bulunmadığı ortamlarda öngörülen hedefe ulaşmak isteyen müridler avuç içleri yukarıya bakacak şekilde onun fotoğrafı önünde oturur. Böylece omuriliğin en ucunda bulunan potansiyel ruhsal enerji kundalini uyarılır ve altı çakra boyunca yukarı doğru ilerleyerek omuriliğin en üst noktasına çıkar. Bu sırada ılık bir esinti hissedilir, tam bir mutluluk ve sükûnet hâli yaşanır. Bazı kimselerde ise kundalini akışı sağlanamadığı için böyle bir hâl yaşanmaz. Aksine sıkıntı ve acı çekilir. Shri Mataji müritlerinin yaşadığı bu sıkıntı­lı hâli hisseder ve onlara güç aktarmak suretiyle enerji akışı düzenleyerek onları acı ve ızdıraptan kurtarabilir. Hatta müritleri Shri Mataji'nin böyle enerji aktarımı sayesinde ölümcül hastalıkları bile tedavi ettiğine inanır.

Kı­demli üyeler her pazar haftalık pujaya katılmak zorundadır. Puja adı verilen di törenlerde topluca dualar okunur ve mantralar söylenir. Aynca Shri Mataji'nin resmi yıkanarak üzerinde meditasyon yapılır. Törenden sonra bütün katılımcılar topluca yemek yer ve böylece tören tamamlanmış olur. Kendini tamamen Sahaja Yoga'ya vakfetmiş üyeler ise Shri Mataji'nin de hazır bulunduğu uluslararası toplantılara iştirak eder, hareketin programlarını üyelere ve potansiyel müritlere duyururlar. Ayca yıllık Hindistan turu sırasında gerçekleştirilen toplu nikâh törenine de katılırlar.

Kültüre uyarlama söylemini bu hareketlerde kullanıyor ve herhangi bir dinî amaçlarının olmadığını söylüyorlar. Amaç olarak sağlıklı beslenme, enerjiyi dengeleme, huzur ve sükûnet konuları öne çıkarılıyor. Mürit adaylarına Kendi inançlarınızı, dininizi değiştirmenize gerek yok.” deniyor ancak her gün sabah kahvaltısından ve akşam yemeğinden önce olmak üzere iki defa, büyük üstat “Maharishinin” resmine bakarak meditasyon yapmanız, transa geçmeniz gerekiyor! İşte sakıncalı olan nokta burasıdır. Hiçbir zaman Allah’ın varlığı, birliği, tekliğinden uzaklaşılmamalıdır. Hiçbir madde, hırs, kişi, amaç Allah’ın yerine geçmemeli ki aksi takdirde bu, şirk olur.

Türkiye’de aktif bu iki meditasyon grubunun felsefe ve uygulamalarına bakıldığı zaman meditasyonun basit bir spor uygulaması olmadığı ortaya çıkmaktadır. Aksine sapkın inanış ve ritüelleri olan, uluslararası çapta bir dinî hareket ile karşılaşılmaktadır.

Hint menşeli dinlerin misyonerlik konusunda en başanlı olanı Budizm'dir. Onu Neo-Hinduizm de denilen ve 1893 yılından sonra Swami Vivekenanda ve öğrencilerinin gayretleriyle Amerika ve Avrupa'da yayılmaya başlayan Advaita Vedanta düşüncesi ile 20. yüzyılın ikinci yarısında aynı dünyada yaygınlık kazanan yoga ve meditasyon dernekleri takip eder. Bu anlayışların ülkemizdeki uzantıları ise bize doğrudan doğruya Hint‘ten değil, Avrupa veya Amerika'dan intikal etmiştir. Bu nedenle onlar çeşitli aerobik ve jimnastik hareketlerinin yanı sıra pragmatizm ve hümanizm gibi Batı kaynaklı birçok düşün­ceyi de bünyelerinde taşırlar. Başka bir ifadeyle bunlar, Budist veya Advaita düşüncesi ile Hint yoga ve meditasyon tekniklerinin modern Batı kültürüne uyarlanmış biçimleri olarak görülebilir.[5]

Budist yöntemleri ve tarzları, Budizm’in ulaştığı her yeni kültürde, temel bilgelik ve şefkat ilkelerinden ödün vermeksizin, yerel zihniyete uyum sağlayacak şekilde değişikliklere uğramıştır. Bununla beraber, Budizm asla yüce bir lider önderliğinde, genel bir dinî otorite hiyerarşisi geliştirmemiştir. Yayıldığı her ülke Budizm’e dair kendi formlarını, kendi dinî yapısını geliştirmiş, kendi ruhani liderini çıkarmıştır. Bu otoritelerin şu anda en çok tanınanı ve uluslararası olarak en çok itibar göreni Tibet’ten Dalai Lama’dır.

Özellikle yerli dinlerle çatışmaması, Budizm’e yabancı topraklarda tutunma imkânı vermiştir. Belirli bir tutunma noktası oluşturduktan sonra ise bu dinlerdeki inanışları, farklı kavramlar altında kendi öğretilerine dâhil etmiştir. Bu kapsayıcı ve uyarlayıcı özellikleri sayesinde Budizm, kısa süre sonra yerli dinlerin önüne geçerek gittiği ülkelerde hâkim din hâline gelmiştir.

Budizm’de kurtuluş yolundaki insan, mutlak fail görünümündedir. O, aşkın bir müdahale olmaksızın kendi çabalarıyla içinde bulunduğu durumdan kurtulmaya çalışmaktadır. Bundan dolayı Budizm’de Tanrı konusunda bir sessizlik bulunmaktadır. Bu sessizlik durumu nedeniyle Budizm, tanrısız bir din ya da felsefe olarak adlandırılmıştır.

Budizm’in misyon anlayışının ikinci unsuru esnek öğretidir. Buda, Tanrı inancı konusunda sessiz kalmış; Tanrı kimdir? Nasıl bir varlıktır? Özellikleri ve istekleri nelerdir? gibi sorular onun öğretilerinde gündeme gelmemiştir. Bundan dolayı Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi dinlerde görüldüğü şekliyle Tanrı tarafından belirlenen bir ödül ve ceza anlayışı olmamış; kurtuluş, Hinduizm’deki katı ritüeller yerine zihinsel pratiklerde aranmıştır. Bu durum Budizm’i geniş hareket serbestliği olan kapsayıcı bir din hâline getirmiştir. Bu kapsayıcılık sayesinde Budizm, gittiği ülkelerin yerli inançlarıyla çatışmamış ve kendini bu inançlara adapte etmiştir. Budist kavramları, yerli dinlerin kavramlarıyla bütünleştiren Budist misyonerler, adaptasyonda gösterdiği başarılarla Budizm’in misafir olarak gittiği ülkelerde ev sahibine dönüşmesini sağlamıştır. Manastırlarda işlenen öğretiler, yerli inançlarla uyumlu hâle getirilmiş, bu sayede halkın Budizm’i benimsemesi sağlanmıştır. Tanrı konusunda var olan sessizlik, keşişlerin işini oldukça kolaylaştırmıştır. Çünkü Budizm; sınırları, görevleri ve sorumlulukları Tanrı ya da Tanrılar tarafından çizilen ve denetlenen dinlerin karşısına insan zihninin engin genişliğini çıkarmıştır. Böylelikle öğretiler, esnek bir görünüm kazanmış ve teolojik engellerle karşılaşmadan diğer inançlara adapte olmuştur.

Budizm’in inanan kişileri, önceki inançlarını terk etmek zorunda bırakmaması, aynı zamanda o inanç unsurlarına da tapınılmasına müsaade etmesi bu adaptasyon sürecini başarıya ulaştırmıştır.

Budizm, Sri Lanka’ya nüfuz etmeye başladıktan sonra Sri Lanka dinindeki kavramlar değişmiştir. Çin’e girdiğinde, Taoizm ve Konfüçyanizm ile karşılaşmıştır. Bu iki din karşısında başlangıçta zorlanan Budizm, zamanla kendisini Taoist ve Konfüçyanist öğretilerle uyumlu hâle getirmiştir. Kore’ye girdiğinde Şamanizm, Japonya’da Şintoizm, Tibet’te değişik Animist ve Şamanist inançların karışımı olan Bon dini ile karşılaşmıştır. Her bir okul, Budist öğretilerin geliştirilmesi için Budizm’e yeni yorumlar getirmiştir. Bu yorumlar neticesinde, Budist öğretiler, yerli inançlarla uyumlu hâle gelmiştir.

Budizm’in misyonerlik konusundaki başarısı, onu geniş kitlelere yakınlaştırırken tarihsel köklerinden uzaklaştırmıştır. Her bir bölgenin eski inanç sistemleriyle ilişki içerisine giren Budizm, bu inanç sistemlerini kapsayıp kendi içinde eritirken kendi yapısında da değişiklikler olmuştur. Bu değişiklikler nedeniyle Budizm, gittiği her bölgede yeni bir din görünümüne kavuşmuş ve ortaya Sri Lanka Budizm’i, Çin Budizm’i, Japon Budizm’i, Tibet Budizm’i gibi birbiriyle farklılıkları bulunan Budizmler çıkmıştır. Ancak hangi şekilleri alırsa alsın, sonuçta Hint kültürünün bir ürünü olan Budizm, misyonerlik yoluyla bu kültürü, önce Asya’ya, ardından Avrupa ve Amerika’ya götürmüştür. O, bu çabasıyla kültür yayılmacılığına önemli bir katkıda bulunmuş; Hint dinî düşüncesini, insan ve evren anlayışını birçok kişiye ulaştırmıştır. Bu açıdan bakıldığında Budizm’in elde ettiği başarıyı, Hint kültürünün başarısı olarak değerlendirmek; Buda’yı da Hint kültürünün bir taşıyıcısı olarak görmek mümkündür.

Özellikle son yıllarda yoğun şekilde gündeme gelen deizm (Allah’ın-Tanrı'nın dünyanın işleyişine doğrudan müdahale etmediği inancı) ve agnostisizm (Allah-Tanrı veya tanrısal varlıkların bilinemez veya varlığı ile birlikte yokluğunun da kanıtlanamaz olduğunu savunan bir felsefi görüş) inançlarının yayılması şifa akımlarında yer alan insanları etkilemektedir. Maalesef insanlığın mana arayışında haram, günah, cehennem gibi bir sonuç taşımayan bu dinler, insanlara cazip gelmektedir. Cahiliye Dönemi insanlarının kendi eliyle yaptığı putlara tapması gibi Yeni Çağ’ın insanı da bu insan yapımı dinlere yönelmektedir. Bugün Almanya’da evlerin bahçelerinde görmeye başladığım Buda heykelleri bunun işaretleri olsa gerek.

Son zamanlarda televizyonlarda yayınlanan Hint ve Kore dizileri ile İslam toplumu, Budizm ve Hinduizm’i yakından tanımaya başlamıştır. Dizi ve filmler zamanla bu dinlere ait kavram ve ritüellerin yadırganmaması hatta benimsenmesinin önünü açmaktadır.

Türkiye’de doğrudan Hinduizm veya Budizm propagandası yapan kişi veya derneklerin sayısı yok denecek kadar azdır. Bu gruplara mensup üyelerin genelde inançlarını ulu orta ifşa etmekten ve kendilerini bir dinin bağlıları olarak nitelemekten ısrarla kaçındıkları görülmektedir. Budizm için bile "Dinle ilgisi yok. Anadolu sufiliği ile örtüşmektedir." gibi ifadeler ile meseleyi meşrulaştırma çabaları dikkat çekmektedir.

Bununla birlikte yine Türkiye’de kendilerini bir din veya inanç sistemi olarak tanımlamaktan kaçınan birçok grup veya hareketin varlığı söz konusudur. Batı'da yeni çağ hareketleri veya yeni dinî hareketler olarak tamlanan bu grupların en dikkat çekicileri arasında Reiki, Sahaja Yoga, Transandantal Meditasyon, Spiritualistler, Ananda Marg, Dünya Kardeşlik Birliği, Yeni Yüksektepe ve Feng Shui sayılabilir. Özde Hint veya Uzak Doğu kökenli olan ancak bize Batı'dan intikal eden bu hareketler daha ziyade düzenledikleri kurslar, seminerler, toplantılar, muhtelif yayınlar ve internet sayfalarındaki anlatım ve ticari ürünler ile tanınmakta ve taraftar toplamaktadırlar. Ayrıca açtıkları 10’a yakın yayınevinde, Batı dillerinden tercüme edilerek yayınladıkları eserler vasıtasıyla karma, avatara, samsara, nirvana, yoga, meditasyon ve dairesel zaman gibi Hint dini düşüncesine ait kavram ve anlayışların Türk halkı arasında yayılmasına hizmet etmektedirler.

Örneğin, Reiki taraftarları ısrarla kendilerinin bir din veya tarikat olmadıklarını vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra "Reikinin (evrensel yaşam enejisinin) dünyanın dışındaki yüce katlardan geldiğini" söylemek suretiyle başta TM olmak üzere benzeri gruplardan farklı­lıklarını ifade etmektedirler. Buna rağmen sessiz ve loş ışıklı seans salonları, ibadet biçimleri, duayı andıran sembolleri, masterları-müritleri, vadettikleri ruhsal ve bedensel huzur göz önüne alındığında Reiki'yi yeni bir din veya Budizm'in Batı'da oluşmuş yeni bir versiyonu olarak tanımlamak mümkündür.

"İntiharın eşiğinden yogayla döndü.", "Yoga bedeni ve zihni eğitiyor.", "Depresyona birebir!", "Yoga ile saf arzuyu bul", "İşte bilgeliğe giden dört yol." gibi medyada yer alan bu tarz özendirici haberlerle zihinlerindeki sorulara cevap arayan insanlar, yoga ve meditasyon merkezlerinin yolunu tutmaktadır.

Yoga Antrenörleri Derneği Başkanı Akif Manaf, 2013 yılında katıldığı bir televizyon programında, “Hindular ve Budistler Yogayı dinî ritüellerinde meditasyon olarak sunuyorlar. Türkiye'de de yoga ve meditasyon merkezlerinin %80i Budizm misyonerliği yapıyor. Televizyona çıkmazlar, itiraf etmekten korkuyorlar. Beni de yayına çıkmamam konusunda arayanlar oldu..."[6] açıklamasıyla yoga ve meditasyonun dinî misyonerlik yönünü gündeme getirmiştir.

Haşhaş ve Emperyalizm adlı kitabında Aytunç Altundal, zengin ailelerin çocuklarının gruplar hâlinde yoga ve meditasyon çalışmalarına katılmak, Sai Baba'yı ziyaret etmek amacıyla 70’li yıllarda Hindistan'a gittiğini anlatmaktadır. Bu faaliyetlerdeki amacın ise Budizm'i yaygınlaştırmak olduğunu söylemektedir.[7]

Suriye'nin başkenti Şam’daki, 1300 yıllık Emevi Camisi'nde, 2022 yılının temmuz ayında, misyonerlik faaliyetleri yürüten ve kendisini Dada Athman olarak isimlendiren tarikat liderinin, mihrapta müritleriyle beraber yoga yapması, müridinin ise camide dans etmesi işin ne kadar tehlikeli boyutlara geldiğinin göstergesidir. Muhtemelen bu, Emevi Camisi’nin tarihinde şahit olunan en hazin manzaradır.

Nitekim, Budizm konusunu araştırdığım esnada, YouTube videosuyla karşılaştığım bir klinik psikolog; meditasyon ile başladığı iç huzur arayışını, Budist olarak bitirdiğini anlatmaktaydı. Artık İslam dininden ayrılmıştı. Budizm’in, bir dinden ziyade öğreti olduğunu, kendisinin artık tanrı inancı olmadığı için ateist olarak nitelendirilebileceğini ve meditasyonlar ile Nirvana’ya yani hiçlik kavramına ulaşmayı amaç edindiğini anlatmaktaydı. Ahiret inancı yoktu. Meditasyonlar vasıtası ile ulaşacağı Nirvana’da kalacak, her defasında reenkarne olarak yeniden bedenlenip dünyaya gelmekten kurtulacaktı. Böylece dünyaya gelmekle maruz kalınan acı ve ızdıraplardan, sonsuza dek kurtulacağına inanmaktaydı. Elbette ki böyle bir psikoloğun, sahip olduğu mesleki unvan ile yapacağı paylaşımlarında meditasyon hakkında belirteceği olumlu kanaatler, takipçilerinde konuya yönelik pozitif bir bakış açısı oluşmasına yol açması gayet normaldir.

Türkiye’de, henüz küçük kıpırdanışlar hâlinde Türklerin, İslam’dan önceki inanışları olan Şamanizm’e dönüşün ayak izlerini de görmek mümkündür. Son yıllarda İzmit Aytepe, Yalova Erikli Yaylası’nda ve Kocaeli Yuvacık Barajı’nda, yılın belli tarihlerinde Şaman ayinleri yapılmaya başlanmıştır. Katılımcıların, şifacı kimliklerini ön plana çıkardığı bu “Şamanik Şifa Çemberi” toplantılarında; Tütsü ile Aura Hafifletme, Şamanik Usulde Negatif Enerji Sağaltımı, Reiki Şifa Akışı ve Ses Banyosu, Bağlantı ve Hizalanma Meditasyonu, Yüksek Benlik ile Birlik, Üst Dünya ve Işık Rehberliği, Şamanik Ritüel ve Uygulamalar, Sembol Çağırma, Öz ile Saf Bağlantı, Deneysel Kanallık Pratiği, Manevi Yolculuklara Katkı Sağlayan Bitkiler, Kozmik Şifa Çemberi, Niyet Çemberi, Er Çemberi, Kadın Çemberi, Eril-Dişil Enerji Şifa Ritüeli, İştar Dönüşüm Ritüeli, Kabile Ateş Ritüeli, Öz’e Selam gibi başlıklar altında yapılacak Şamanik ritüeller ve şifa çemberleri ile bireysel dönüşüme ivme katarak, yaşamınıza yeni açılımlar getirebileceği ifade edilmektedir.

Program organizatörlerinden birisi, şamanlık sürecini özetlerken bionerji uygulamalarından sonra Mevlana ve İbn-i Arabi gibi İslam felsefecisi ve mutasavvıflarını okumaya başladığını, yolunun en sonunda Şamanizm’e uzandığını anlatmaktadır. Şamanizm’in bir din değil, bir öğreti olduğunu iddia etseler de Kök (Gök) Tanrı’ya inandıklarını, kendilerinin Ata Ruhlar tarafından Şaman olarak seçildiğini (inisiye), önceki yaşamlarında da şamanlık görevlerinin bulunduğu (reenkarnasyon) gibi İslam’ın ruhuyla uyuşmayan inanışları söz konusudur.

Şamanizm; ilkel kavimlerde görülen, ruhlarla insanlar arasında aracılık yaptığı ve hastaları iyileştirme gücüne sahip olduğu kabul edilen şamanlar çevresinde yoğunlaşan inanç sistemidir. Bir din kurucusu, kutsal kitabı, inanç esasları ve ibadetleri yoktur.

Şamanlık, babadan oğula geçmekte olup genellikle gelecekten haber vermek, büyü ve efsun yapmak, ruhlara kurban sunmak gibi işler yaparlar. Şamanlar, ayin sırasında yoğun bir vecd içinde kendinden geçip gök ve yeraltı dünyalarında gördüklerini iddia ettikleri garip varlıkları, acaip hadiseleri detaylarıyla anlatırlar, ayılınca da bir şey hatırlamazlar.[8]

Hayat tarzı, hayata bakış açısı, duygu ve düşünce dünyası, asırlar boyunca, safha safha İslamla şekillenen insanımız, bu tür şifa sistemleri ile muhatap olduğu zaman, bir şeylerin içine sinmediğini görmektedir. Uzun bir süre şifa uygulamaları için bir vakfa gidip gelen ve daha sonra bulunduğu ortamın sahteliğinden ve inanca ait tahriplerinden rahatsız olan bir hanımefendinin paylaşımına ve bu paylaşımına yapılan yorumlara yer vermek istiyorum:

       İlk başta, seminerde duyduklarım çok saçma geldi. O ana kadar hiçbir yerde işitmediğim, bambaşka bir ahiret hayatı tasvir ediliyordu. Semineri veren kişi kendinden ve söylediklerinin doğru olduğundan son derece emin konuşuyordu ama gerçekten çok saçmaydı. Etraftaki insanlara baktım. Bu söylenenlere en az konuşan kadar inanmış; ona sorular soruyor, kafalarını sallıyor, saçma bilgilerini biraz daha pekiştiriyorlardı.

       Devamlı tütsü yakılan seminerlerde, farklı ahiret tasvirleri haricinde anlatılan başka konular da vardı. Et yemenin kötü olduğu anlatılıyordu. Değişik semboller öğretiliyor; bunları kimse görmeden evde saklamamız, kimse görmeden havada çizmemiz öğütleniyordu. Toplu meditasyonlar yapılıyordu. Meditasyonda, aramıza büyük enerjilerin geldiği’, çeşitli renklerde bir şeyler göründüğü söyleniyordu. Devamlı enerjilerden, auralardan, kristal çocuklardan bahsediliyordu. Gözleri kapalı olduğu hâlde kapıdan içeri giren birini görenler vardı. Kimden, nereden geldiğini bilmediğimiz tebliğler, vakfın çekirdek kadrosundan bir kişiye geliyor, o da seminerlere katılanlara bildiriyordu. Bunlar dışında tebliğler ve seminerlerde anlatılanlar, küçük dergiler şeklinde basılıyor, sindire sindire okuyabilmemiz için bizlere veriliyordu. E-posta kutumuza mesaj olarak da geliyordu.

       Eski Mısır, çok imrenilecek bir uygarlık olarak tanıtılıyordu. Yok olan muhteşem eski uygarlıklarda insanların çok daha bilgili oldukları, kendileri için bugün mucize veya büyü diyebileceğimiz şeyler yapabildikleri anlatılıyordu. Salon dışındaki, bu ayrıcalıklı bilgilerden habersiz insan, sokaktaki insandı. Biz sokaktaki insanla bir değildik.

       Anlatılanları da gizli bir bilgi olarak herkesten saklayacaktınız. Reikinin üç kursuna da katıldıysanız şu kursa, ona da katıldıysanız bu kursa girebiliyordunuz. Tabii bunların hepsi ufak bir meblağ karşılığında.

       Kursta öğrendiğim sembolleri, mide ağrıları dışında bolluk bereket için, türlü sebepler için tavanlara, duvarlara da çiziyordum. Kimseye göstermeden, gizli gizli, bize tembih edildiği gibi yapıyordum.

       Haftada bir gün gittiğim vakıfta defalarca duyduğum ‘Et yemeyin.’ telkinlerinden sonra et yemez oldum. Farklı kurslara gitmeye başlamış; labirentteki işimden istifa etmiştim. Artık ben de vaktimin çoğunu vakıftaki hayır işlerine ayırabilecektim. Son gittiğim kursta, om… diye başlayan bir mantrayı ezberlemem istenmişti. Sabah güneş doğmadan kalkıyor; mantrayı belli sayıda tekrar ediyor, çeşitli sembolleri havaya çiziyordum. DNA’mı, çift sarmaldan üçlü sarmala çıkarmaya yönelikti bu sembol ve mantralar. Yeni çağda, yeni insanın üç sarmallı DNA’sı olacağı ve buna bir an önce uyum sağlamamız gerektiği söylenmişti.

       Bu tür gruplarda çeşitli semboller öğretiliyor. Büyücülük yapmış Eski Mısır gibi kavimlerin veya Mu, Atlantis’in büyü sembolleri midir? Bir şeyleri çağırma sembolleri midir? Defalarca tekrarlatılan, anlamını bilmediğimiz mantralar ne anlama geliyor? Bilmeden ne tekrar edilip duruluyor? Neye aracı olunuyor? Başını sallaya sallaya seminerlere katılanlar, bunların hiçbirini bilmiyor. Aklına gelip de sorsa sessiz, manidar bir gülümsemeden başka bir cevap alamaz zaten. Bu sembolleri hiç kimseye göstermemek gerektiği söyleniyor. Belki ne tür bir saçmalıkla uğraştığınızı görüp de uyandıranlar olur…

       Bu tür gruplarda, her şeye gülümsemeye koşullandırılıyorsunuz. Mesela ayrıcalıklı grubunuzun dışındaki  sokaktaki bir insan ‘Reiki pek tekin bir şey değil.’ derse gülüp geçiyorsunuz. En doğrusunu vakıftaki öğretmeninizin bildiğini sanıyorsunuz çünkü. Size etli yaprak sarması ikram edenlere, et yemenin ne kadar hayati olduğunu anlatanlara da gülüp geçiyorsunuz (içinizden Ben sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Et yemediğim sürece kendimi yüceltiyorum.’ diye geçirerek). Kendinizle ilgili, hayatla ilgili ciddi hiçbir iş yapmaksızın...

       Seminerlerde anlatılan hayat tasvirleri, ahiret tasvirleri gerçekle olan bağlarınızı bir bir koparıyor. Başta inanmasanız da bilgisayardan, dergilerden, seminerlerden, vakıftaki herkesten aynı şeyleri duya duya kendinizi kaptırıyorsunuz. Ne amaca hizmet ettiği bilinemeyen kişilerin telkinleriyle, plastik bir dünyada yaşamaya başlıyorsunuz. Kendinizi diğer insanlardan ayrıcalıklı ve üstün zannediyorsunuz. Kibir doluyor her yanınız.

       İnsanlığın iyiliği için Reiki, meditasyon yaptığınızı zannederken, insanlıktan çıkıyorsunuz. Annenizin yüz ifadesinden, neye, ne kadar üzüldüğünü anlamaz oluyorsunuz. Gerçek acılara, hayattaki gerçeklere karşı duyarsızlaşıyorsunuz. Ne derlerse onu yapıyorsunuz. Ne anlama geldiğini bilmeden, daha da kötüsü, anlamını hiç merak etmeden, gözü kapalı yapıyorsunuz söylenenleri. O kadar bağlanıyor basiretiniz. Bir şeyin, şeylerin, birkaç kişinin telkinlerine göre hareket eden robotlar oluyorsunuz. Bol bol gülücük atan robotlar…

       Sizin kendinizi kaptırdığınız gibi bu korkunç virüsü, etrafınıza da yaymaya çalışıyorsunuz. İş arkadaşlarınızı, akrabalarınızı, komşularınızı davet ediyorsunuz seminerlere. Her fırsatta Reikiden, meditasyondan bahsediyorsunuz. Daha çok insan sizin gibi olsun istiyorsunuz. Kandırıldığınızın, kullanıldığınızın farkına varmadan, başka insanların gönüllü cellatlığına soyunuyorsunuz.

       Sizi, doğru yolda yürümekten saptırıyorlar. Allah’a edilecek en güzel dualardan biri
Dosdoğru giden yola ilet bizi.[9] olsa gerek. Bu gruplar, vakıflar, sahte dinler nursuz yollara, kötü girdaplara doğru sürüklüyor sizi. Güzel bir yolda ilerlemek yerine, pis bir çamurun içinde oyalanıyorsunuz. Daha kötüsü, dipsiz kuyulara düşüyorsunuz. Kılavuzunuzun kim veya ne olduğunu bilmeden yürüdüğünüz karanlık yolda, dünyanın en büyük günahını işliyorsunuz; Allah’a şirk koşuyorsunuz.”

Şükriye Abdullah[10]

Gittiği yolun problemlerini paylaşan Şükriye Hanımın bu yazısına bazı takipçilerde şu yorumları yazmışlar:

       “Zamanında ben de bu kurslara, seminerlere, saçma sapan şeylere hem zamanımı hem de paramı vermiştim. Sonuç ne mi oldu dersiniz? Az kalsın cinnet geçiriyordum. Gerçekten çok tehlikeli işler, planlar bunlar. Lütfen uzak durun!!!!!”

“Reikinin enerji kanalının ne olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Bu enerji kanalı, varlıkların enerjisidir ve hiçbir faydası yoktur kimseye. Bu enerjiyi alırsanız cinleri hissedersiniz. Reikinin enerjisi; uğursuz, kirli bir enerjidir. Hayatınızı mahveder. İnsanları kandırmak için bunun ilahi kanal olduğunu söylüyorlar. İnanmayın!!! Bu Reikiyle uğraşan insanların tipleri değişir, çirkinleşir, Allah’tan uzaklaşırlar. Hem paranız hem de vaktiniz gider.”

“Reiki’yi bir sene önce aldım. Çok yalnızdım ben de o zamanlar. Ailemle sorunlar yaşıyordum. Ama aldığıma öyle pişmanım ki. Çok kötü şeyler yaşattı bana. Hâlâ da yaşıyorum, etkisinden kurtulmak çok zor. Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birinde okuyorum. Reiki almaya başladığımdan beri derslerim bozuldu. Ne kadar çalışsam da kötü notlar alıyordum. Reiki‘nin kirli enerjisi yüzünden evlenemedim bile. Nişanlımla, her kan aldırmaya  gittiğimizde ya kanlar karıştı ya da kayboldu. Rüyamda şeytanı gördüm. Yaşadığım şeyin boyutunu düşünün artık. Reiki ile çakralarınız tamamen açılıyor. Bütün kötü enerjileri üstünüze çekmeye başlıyorsunuz. Açılan şey de asla kapanmıyor. Ağırlık üstüne ağırlık gelmeye başlıyor üstünüze. En kötüsü de girdiğiniz günah. İnsanlar bilmiyor ki Reiki, şeytanın insanları kandırmak için kurduğu tuzaklardan biri.”

“Birisi, Azerbaycandan gelen bir şifacıya gidiyor. Kendinde bir rahatlama hissediyor. Ve yakınlarını da oraya gitmeleri için teşvik ediyor. Yakınlarından bir tanesi, ‘Bana vahiy geliyor.’   demeye başlıyor. Eşi de paranoid bir krize giriyor. O aile, parçalanmak üzere. İnsan ruhuyla oynanmaz. Kendin pişir, kendin ye maneviyatı olmaz. İnsanın, bu dünyada bir haz kredisi var. Eğer bu haz kredisi aşılırsa artık hiç haz alamaz hâle geliyoruz.”

“Bundan birkaç sene evvel, bir sürü ailevi, maddi, psikolojik problemim vardı. Üniversiteyi bitirmiş, zar zor master yapmaya çalışıyordum. Kardeşimin sınıf arkadaşı olan bir hanım bana Reiki inisiasyonu yaptı, güya beni Reiki‘ye uyumladı. Her şeye iyi geleceğini söyledi. Bazı şeyler öğretti, dinî bilgim çok az oldugu için kolayca kandım. Durumum daha da kötüleşti. Gözüm kapalı iken bile tanımadığım insanların yüzlerini görmeye başladım. Olaylar, insanlar, bilmediğim yerleri görüyordum. Uyku haram olmuştu, başıma öyle işler geldi ki inanın buraya yazsam roman olur. Öyle kötü...”

“Ben, vaktizamanında Reiki gruplarının mail zincirlerine üye idim, Reiki işleriyle ilgilenenlerin başlarına gelenleri de (Allah beterinden saklasın) yine kendi açtıkları mail gruplarında öğrendim. Hele ileri seviyeleri alıp çıldırma noktasına gelen, sesler duymaya başlayan, halüsinasyonlar görenlerin hikâyelerini bizzat okudum.”

“Bunlar, insanı Allah’tan öyle uzaklaştırır ki imanınınızdan olur, şeytandan yardım dilediğinizi unutursunuz. Bir kere bu sistemler, ne sorunun olursa, onun için Reikiyi çağırmanı, Reikiden yardım ummanı emrediyor. Fakat Fatiha suresini okursanız, yalnız kime kulluk edip yalnız kimden yardım dileneceğini hatırlar ve anlarsınız.”

“Reiki hakkında ufak tefek bir şeyler duydum fakat pek araştırmadım... Yalnız şüpheyle devam etmek yerine, dinen doğru olmadığını düşünerek bıraktım...”

Maalesef bu tür konularda gerek dinî kurumların gerekse toplumun itibar ettiği kanaat önderlerinin de bilgilerinin yetersiz olduğunu görüyoruz. Sistemlerin kapalı ve girift yapısı, haklarında tam ve doğru bir bilgi edinmeyi meşakkatli kılmaktadır. Hâliyle ilahiyat camiası bu konularda yeterli görüş ortaya koyamamaktadır. Bu da bu tür batıl sitemlerin insanlar arasında revaç bulmasına yol açmaktadır. 

Problemli unsurlarından birkaç örnek verebildiğimiz Reiki gibi bir sistem hakkında, Google’da “Reiki caiz mi, dinen doğru mu?” şeklinde yaptığım bir arama sonucunda bulabildiğim bir fetvayı paylaşmak istiyorum:

“Soru: Bu günlerde merak konum oldu, dinimizce Reikiyi uygulamanın bir sakıncasının olup olmadığını bir türlü bilemiyorum ve sizin bilginize sığınıyorum. Şayet sakıncalı ise bana bunu açıklayabilir misiniz?

Cevap: Resmî sağlık kurumlarının bir tedavi yöntemi olarak sahiplenmediği bu tür uygulamaları, kültür olarak görebiliriz. Bir mümin olarak, bu tür kültürlere yoğun ilgi ve ciddi önem verme yanlıştır diye düşünürüz.”[11]

Bu kadarlık bir cevap, elbette ki sistemi sorgulayan bir araştırıcıyı tatmin etmekten uzaktır. Bunun neticesinde inanan insanlar, bu sistemlere dâhil olmakta bir beis görmemektedirler. Bir de sunulan sistemlerin İslami soslar ile pazarlanması, inanan insanların bu sistemler hakkındaki şüphelerini bertaraf etmektedir. En doğrusu, dinî açıdan problemli olan veya olabilecek bu tür sistemleri terk etmek ve uzak durmaktır.

Peygamber Efendimize (sav), peygamberlik geldiği dönemde, Arap Yarımadası’nda putlara tapılmaktaydı. Mekke ve havalisinde Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail’in tesis etmiş olduğu tevhit düşüncesinin, putlara taparak, şirk inanışlara dönüşmesinin ne zaman ve ne şekilde geliştiğine dair, kaynaklarda sayılan birkaç sebep vardır.

Bunlardan en yaygın olanı, putperestliği Arabistan'a, Amr b. Luhay adında birinin soktuğudur. Huza'a kabilesinin reisi olan bu zat, dinlere olan ilgisi ve doğruluğuyla tanınmış biriydi. Devrin insanları onu büyük âlimlerden birisi olarak görmekteydiler. Bir tür cilt hastalığına yakalanan Amr'a, Şam bölgesinde bulunan Horrân'a gitmesi ve orada bulunan şifalı bir suyla yıkanması tavsiye edilir. Bu tavsiyeye uyarak oraya giden Amr, o suyla yıkanır, iyileşir. Orada insanların putlara taptıklarını görür, bundan hoşlanır. Hubel adlı putu alıp beraberinde Mekke'ye getirip Kâbe'ye diker ve ona tapmaya başlar. Kavminin de ona tapmasını ister. Zamanla bu durum Araplar arasında o derece yaygınlaşır ki her kabilenin taptığı bir putu olur. Peygamberimiz (sav) Mekke'yi fethettiğinde Kâbe'de 360 put vardı ve peygamberimiz bunların hepsini kırdırıp Kâbe'yi putlardan temizlemişti. [12]

Buradaki anlatım bize ne kadar da tanıdık gelmektedir. Önceki sayfalarda onlarca örnekte de görüldüğü üzere şifa arayışları ve kutsallaştırma çabaları, adım adım İslam topluluklarını şirk inançlarına yönlendirmektedir. Günümüz Müslümanlarının, en az bildikleri ve kendilerini emin gördükleri günahlardan birisi, hatta birincisi şirk konusudur. Şirki sadece putlara tapmak olarak görmekte ve kendilerinin de bundan fersah fersah uzak olduklarını düşünmektedirler. Oysa Allah Resulü, ümmeti bekleyen şirk tehlikesine dikkati çekmiştir. 

Resulullah (sav) (bir gün):

"Lat ve Uzza'ya (tekrar) tapılmadıkça, gece ile gündüz gitmeyecektir!" buyurdular. Ben atılıp:

"Ey Allah'ın Resulü! Allah Teala Hazretleri: "O Allah ki Resulünü hidayet ve hak dinle göndermiştir, ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın."[13] ayetini indirdiği zaman ben, bunun tam olduğunu zannetmiştim!" dedim. Aleyhissalatu vesselam cevaben:

"Bu hususta Allah'ın dediği olacak. Sonra Allah, hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle, kalbinde zerre miktar imanı olanın ruhu kabzedilecek. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler, dünyada baki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler." buyurdular.[14]

Görüldüğü gibi İslam toplumu için tehlike bitmemiştir. Geçtiğimiz birkaç asır boyunca insanlık, pozitivizm ve materyalizmin kolları arasında, dinî inançları itibarıyla nasıl örselenmişse, korkarım önümüzdeki asırlar da bünyesinde yeni bir tehlikeyi barındırmaktadır. Bu ise insanlığın tekrar cahiliyenin şirk çağlarına dönmesi olacaktır. Ben, bunun gerçekleşmesinde en önemli unsurun, şifa akımları üzerinden olabileceğini düşünüyorum.

 


[1] Akbulut, Bayram  Afrika’da Protestan Misyonerliği: Etiyopya Örneği, Bursa, 2017

[2] https://islamansiklopedisi.org.tr/misyonerlik

[3] Hinduizm misyonerliği konusunda. SHARMA, A., “Misyoner Bir Din Olarak Klasik Hinduizm” makalesini referans aldım.

[4] https://islamansiklopedisi.org.tr/hinduizm

[5] Budizm misyonerliği hakkında, YiTiK, Ali İhsan, “Hint Menşeli Dinlerin Türkiye’deki Faaliyetleri” makalesini referans aldım.

[6] https://www.haber7.com/kisisel-gelisim/haber/1098232-turkiyeyi-karistiracak-budizm-misyonerligi-iddiasi

[7] http://arsiv.sabah.com.tr/2006/05/04/gny/gny122-20060504-200.html

 

[8] https://islamansiklopedisi.org.tr/samanizm

[9] Fatiha, 6

[10] https://www.iyibilgi.com/?haber,112703

[11] https://fetvameclisi.com/fetva/reiki-uygulamasi-caiz-midir

[12] https://sorularlaislamiyet.com/islamiyet-gelmeden-once-arabistanda-hangi-dinler-hakimdi-0

[13] Saff, 9

[14] Müslim, Fiten 52, 2907

Yorumlar (0)

Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.

Herhangi bir şey arayın...