Bioenerji eğitimlerimin bir döneminde, Mevlana (!) gibi manevi bir rehberle temas kurma ve 3. gözümün açılarak bedenin içini görme üzerine bir çabalama dönemim oldu. Bu amaçla biz öğrencilere, güya Mevlana tarafından verilen aylık zikirlerden daha önce bahsetmiştim.
21 gün sürecek olan, manevi rehberle temas kurma çalışmamı iki unsur oluşturuyordu. Oruç tutacak ve günün belli bir saatinde, aynı mekânda, gecenin ilerleyen belirli bir saatinde, bir saat boyunca, Ayet’el Kürsi’yi arka arkaya okuyacaktım. Hatırladığım kadarıyla programın 4. gününden itibaren ilk rüyayı görmüştüm. Rüyamın tabirine baktığım zaman; bolluk ve berekete kavuşacağım, önemli bir kişi olacağım, insanlara çok faydamın dokunacağı, Allah’ın rızasını kazanacak ameller işleyeceğim meyanında yorumlarla karşılaşmıştım. İlerleyen günlerde, içeriği farklı ama yorumu bu manaya gelen dokuz rüya daha gördüm.
Bu rüyalar bana hedefe yaklaştığım yönünde ümit veriyor ve motive ediyordu. Ama bir yandan da içimde, yaptığım işin doğru olup olmadığına dair bir kuşku vardı. Çıktığım bu yolculuğun nereye ulaşacağını bilmiyordum ve sonuçlarından da endişe etmiyor değildim. Bir yandan da bu konuda araştırmalarım devam ediyordu. Ama gerek Allah resulünün gerekse sahabenin hayatında bu şekilde bir temas kurma çalışması yoktu. Doğrusu, yaptığım şey tam da içime sinmiyordu. 13. günde programı sonlandırma kararı aldım. Çünkü bu yolculuğun nereye çıkacağını ve neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Normal bir insan olma dışında bir çabada bulunmayacaktım. Benim yarısından döndüğüm bu yolu, yeterli dinî (bilgi) birikime sahip olmamasına rağmen devam ettirenlerin durumundan bahsederek şeytanın nasıl bir tuzak kurduğunu anlatmak istiyorum.
Bizim coğrafyamızda, Mevlana, İbn-i Sina, İbn-i Arabi gibi manevi rehberlerle temas içinde olduğunu iddia edenlerin pek çoğu son derece iyi niyetli, samimi, dine saygılı, dinin birçok şartlarını yerine getirememekten üzüntülü, aynı zamanda yaşadığı bir kısım fiziksel veya ruhsal sağlık problemlerine çareler arayan ancak bütün bunlara karşılık, kapsamlı bir dinî bilgiden mahrum kişilerdir. Bunlardan bir kısmı, dine ait temel kaynaklardan ziyade; Mevlana’nın Mesnevi'si, İbn-i Arabi’nin Füsus’ul Hikem'i gibi, İslam mutasavvıf ve felsefecilerinin kitaplarını okumuşlardır. Bu okumalarının neticesi olarak; kalp gözlerinin açılması, seyr-i süluk yapabilme, Sidret’ül Münteha’ya ulaşabilme, veli olup kerametler gösterebilme gibi sevdalara düşerler. Benim de bir dönem tecrübe ettiğim gibi, bir kısım şifa uygulayıcıları da 3. gözünün açılması ile röntgen göze sahip olma, manevi rehberlerle temas kurma gibi amaçlarla zikir ve riyazete başlarlar.
Uygulanan bu programlar esnasında veya bazı şahıslar da böyle bir program takibi olmaksızın manevi rehberlerle temas kurduğunu sanır, oysaki temas kurduğu cinni şeytandır. Kişi yarı uyanık vaziyet diye nitelendirebileceğim trans hâlinde iken kendisiyle temas kuran cinni şeytan “Ben Mevlana’nın ruhuyum, ben … evliyayım, dedeyim, babayım” diye kendisini tanıtarak bağlantı kurar. Burada gerçekten bir görüntü olarak görünmesi durumu söz konusu olabilir ki aslında bu şeytanın kişinin beyninde oluşturduğu bir vizyondur.
Diğer bir temas yolu da kişi yazı yazarken, kalemin veya klavyenin kontrolsüzce kendi kendine yazmaya başlaması olabilmektedir. Bunun benzer bir örneğini ruh çağırma seanslarında da görmek mümkündür. Filmlere bile konu olan bu uygulamada, gelen ruh, masa üzerine dizilmiş harfler arasında gidip gelen bir fincan aracılığıyla, kendi kendine sorulan sorulara cevap vermektedir. Aslında ortada gelmiş bir ruh yoktur. Gelen yine cinni bir şeytandır.
Daha sonra ise şeytanın sağdan yaklaşması diye tanımlayabileceğimiz, iyi taraftan yaklaşma dönemi başlar. Kişiye, özellikle rüyalar yoluyla veya bazen görünür suretiyle bizzat konuşarak, zamanın şartları dolayısıyla bir müceddit gelemeyeceğini, bu sebeple insanların artık sadece bu kanallarla uyarılacağını onlara anlatıp onları bazı şeyler yapmaya sevk eder. Namaz kılmalarını, sadaka vermelerini, Ramazan’da oruç tutmalarını, iyilik yapmalarını, kötülüklerden kaçınmalarını, başkalarını kendilerinden fazla düşünmelerini telkin ederek ve insani duygularını harekete geçirerek kendisine bağlar... Bu birinci aşamadır!
Bir sonraki aşamada ise şeytan maharetini ortaya koymaya başlar. Ancak dinini çok iyi bilen insanların tespit edebileceği birtakım inanç bozukluklarını kişiye empoze etmeye başlar. Ben eğitim aldığım uygulayıcının yanına gittiğim dönemde, fıkhi konuların dahi rehbere sorulduğuna şahit olmuştum. Oysa İslam âlimleri, bilginin kaynağı olarak Kur’an, sünnet, icma (İslam âlimlerinin bir konuda görüş birliğinde olması) ve kıyası (bir konuyu benzer bir konu ile karşılaştırarak sonuca ulaşma) sayarlar. Dinî uygulamalar konusunda, rüyalara ve manevi âlemlerden alındığı düşünülen bilgilere itibar edilmez.
Şeytan, özellikle çok tartışmalı konular olan ve bir Müslüman için gerekli olmayan vahdet-i vücut gibi veya sapkın bir inanış olarak değerlendirebileceğimiz reenkarnasyon ve hatta dalalet olarak nitelendirilebilecek birçok felsefi hususta telkin ve yönlendirmelerde bulunur. Her ne kadar siz bu durumdaki kişileri uyarmak isteseniz de onlar kendilerine sırların açıldığı inancı içerisinde, her türlü dış anlatıma karşı kendilerini, size kapattıklarını görürsünüz.
“Ben Mevlana Celaleddin Rumî’yim!.. Ey bahtiyar kişi, ey Allah yolunun yolcusu, seni selamlarım!..” gibi sözlerle başlayan bu yazışmalar, kişinin zamanın büyük velilerinden olduğu veya seçilmiş yüksek bir kişi olduğu inancını pekiştirecek şekilde içeriklerdir. Bu yazılar kişinin aklından geçen veya kendisine sorulmuş bir sorunun cevabı olabilir ki böylece rehbere olan inanç ve güven daha da güçlenir. Bu içeriklerde bazen anlamsız şiirler, dualar, enteresan fikirler veya kehanetler olabilir.
Kanallık yoluyla alınan bu bilgilerin, sohbet ortamlarında her hafta müzakere edildiği derneklerden daha önce bahsetmiştim. Bugün bu kişiler, sosyal medya vasıtasıyla daha hızlı ve geniş kitlelere ulaşmaktadırlar. Bir müddet sonra bu kişilerin etrafında topluluklar oluşmaya başlar. Şeytan burada da maharetini konuşturur. Etkileyici sözlerle, destek olduğu kişiye inanılmasını temin eder. Onlara rüyalarında görünür ve kanal olarak kullandığı o zatı över.
Benim eğitimlerine devam ettiğim eğitimci uygulayıcının kardeşinin elinde gördüğü manzarada bazen 7-8 kişilik bir heyetin görüntüsü olurdu. Güya Mevlana, talebeleri veya misafirleri ile beraber görünürdü.
Manevi ruhsal rehberlerle görüşme ve alınan mesajlar, ayrıca şifa uygulayıcısının hastalarla çalışmalarında elde ettiği sonuçlar, kişinin yavaş yavaş seçilmişlik hissini kuvvetlendirmeye başlar. Artık o, İmam-ı Azam gibi büyük İslam bilginleri, tarihte çalışmaları ile şöhret bulmuş İbn-i Sina gibi hekimler, İbn-i Arabi ve Mevlana gibi mutasavvıflarla hatta peygamberlerle (Tabii bu görünen gerçekten bir peygamberin ruhu mu? Kişi, sadece öyle olduğunu sanır.) görüşen ve onlardan ders gören, tavsiyeler alan önemli bir insandır. Bu sebeplerle güçlenen öz güven, bir süre sonra kibre sebep olur. Artık kendisine verilen hiçbir uyarının değeri yoktur. Neticede o, seçilmiş özel bir kuldur ve büyük dönüşümler başlatacak, insanlığa büyük hizmetler sunacak bir öncüdür.
Manevi rehber tecrübesini yaşayanlardan birisi de Kadıyan Muhammed’dir. Kötürümleri dahi bir dokunuşuyla iyi etmesi ile şöhret bulan, önce velayetini daha sonrada nübüvvetini yani peygamberliğini ilan eden Kadıyan Muhammed’in rehberle görüşmesini, Ahmet Hulusi kitabında şöyle anlatıyor:
“İşte o, bugünlerden birinde aniden gizliden bir ses işitir. Bu sesi sadece o duyabilmektedir... Kendisinden başkası o sırada yanında olsa bile, bu sesi duyamamaktadır.
İşte bu ses, babasının o gün akşam ezanından sonra öleceğini bildirir...
Ahmed Kadıyani bunu işitince çok korkar ve çok üzülür.
Bu üzüntü ve korku sırasında ses tekrar gelir:
'Allah kuluna yetmez mi?..’
...
Ahmed Kadıyani hikâyesini anlatmaya şöyle devam etmektedir:
'O sesi, ondan sonra çok duydum. O ses bana pek çok şey öğretti!.. O ses beni, Dünya’ya tanıttı, meşhur etti! Fakir ve ihtiyaç sahibiyken, beni hayra harcamak üzere servete boğdu!..’
Ahmed Kadıyani’nin bazı özelliklerinden bahsettikten sonra, cinlerden birisinin onu kendisine nasıl bağladığını; bazı yanlış inançlara yönelttiğini ve bunları ona, sanki hakikatmiş gibi gösterdiğini, bizzat Ahmed Kadıyani ’nin kendi ağzından nakletmeye çalışacağız:
Kadıyani’nin kulağına gelen ses hakkındaki görüşleri şöyledir:
'Kulağıma değen sözlerin rahmani olduğundan asla şüphe etmiyorum. Çünkü şeytan benimle alay etse, içimdeki fenalıklar dile gelse mutlaka fark ederdim.
Bazen o sözleri uzaktan işitiyordum, bazen de o sözler bizzat benim ağzımdan çıkıyor fakat söyleyen ben olmuyordum.
O kadar ki bazen hiç bilmediğim lisanlarda bile konuşuyordum.
Alelade bir ruhun veya ruhların bana hulul ettiğine (içime girdiğine) inanmıyorum.
Bu iş pek başka bir iş! Fakat ne suretle başka? Başkalığını seziyorum ya!.. Bu kadarı bana ve bana bağlı olanlara yeterli!’
Evet, şimdi de cinin sonunda iğfal ederek saptırdığı Ahmed Kadıyani’nin yaptığı işi görelim:
Sonunda bir gün ortaya çıkıyor ve şöyle diyor:
La ilahe illallah, Muhammed Resulullah! Ben peygamberlerin en sonu ve en büyüğü olan Muhammed’in (sav) kalbini dolduran şevk ile Mesih ibni Meryem’im...”
Biz bu hazin hikâyenin bir kısmı ile örtüşen anlatımları daha önce örneklerini paylaştığım Brennan, Eden, Dr. Pearl ve bir kısım yerli uygulayıcıların anlatımlarında da görmüştük. Onlar da aynen Kadıyan Muhammed gibi manevi ruhsal rehberler vasıtasıyla kanal oldukları kutsal ve yüce kaynaktan aldıkları bilgilerle insanlığa, büyük hizmetler (!) sunduklarını düşünerek seçilmişlik hissi yaşamışlardı.
Peki bu insanlara kaynaklık eden asıl güç nedir? Neden yardımcı olmaktadır? Neden bu insanları seçmiştir? Neden her bir şifa uygulayıcısına farklı isimlerle görünmekte ve yardımcı olmaktadır?
Şifa uygulayıcısı ilahi rızayı hedeflemeksizin; 3. gözünün açılması, manevi ruhsal rehber elde etme, şifa bilgileri elde etme gibi dünyalık gayelerle yaptığı riyazetler, çektiği zikirler, batıl meditasyon ve ritüellerin neticesi olarak, şirk ve dalalette çok ileri gittiği için artık şeytanın özel yardımına ve tesirine mazhar olur. Ama o, bunun farkında değildir. Şeytan kişiye rüyalar göstermekte, vizyonlar açmakta, kalplerden geçenleri bildirmekte, dingin duygular vermektedir. O ise üçüncü gözünün açıldığı, velilik makamlarına çıktığı, nefsin derecelerini tırmandığı zannına kapılmaktadır. Şeytan bu kişinin aklını yönetir. Ona yazılar yazdırabilir. Konuşmalarında etkili, edebî, gizemli cümleler kurdurabilir. Kişi bir müddet sonra bu seçilmişlik hissiyle Allah’ın, Tanrı’nın veya Yaratıcı’nın, kendisini şifaya kanal kıldığını zannetmeye başlar. Söz ve yazılarıyla toplumda bidat ve şirk uygulamalarının yayılmasına aracılık eder. Böylece uygulayıcı iyi bir niyetle çıktığı yolun sonunda şeytanın tuzağına düşer. Şeytanın kendisine bunu yapabilmesinin yolunu, batıl uygulamalarıyla kişi kendisi açmıştır. Yoksa şeytan öyle rastgele herkese bu şekilde hâller yaşatamaz.
Şeytanın, Allah'ın huzurundan kovulmasına neden olan olay, insanın yaratılışı sürecinde, Allah’ın emrine karşı gelerek insana secde etmemesidir. Bu kovuluşu şeytanın, insanın zarar görmesi ve kendisi gibi olması için her şeyi yapmaya kendini adamasına sebep olmuştur.
“Bak hele! Benden şerefli ve üstün kıldığın bu mu? Eğer bana kıyamet gününe kadar mühlet verirsen, yemin olsun ki pek azı hariç, onun bütün zürriyetini hâkimiyetim altına alacağım.” Allah (cc) şöyle buyurdu: “Haydi defol! Artık onlardan kim sana uyarsa, hepinizin cezası elbette yaptıklarınızın tam karşılığı olmak üzere cehennemdir. Onlardan gücünün yettiği kimseleri, o kandırıcı sesinle yerinden oynat, baştan çıkar; süvari ve yaya birliklerini toplayıp üzerlerine yürü; mallarına ve çocuklarına ortak ol ve onlara bol bol vaatlerde bulun. Gerçek şu ki şeytanın onlara verdiği sözler aldatmacadan başka bir şey değildir.”[1]
Şeytan, insanların mallarına ve çocuklarına ortak olur. Bu ortaklık sonucu malları bereketsizleştirip evlatların karakterini bozar. Şeytanın insanların mallarına ve evlatlarına ortak olması nedir? Şeytanın mallara ortak olması; malın zekâtının verilmemesi, faizle büyütülmeye çalışılması, zulüm ve hile ile ele geçirilmiş olması, haram malların ticaretinin yapılması, borcun ödenmemesi vb. ile olmaktadır. Bu mal artık sahibi için bir dert kaynağı hâline gelir. Ondan; huzur, bereket ve sağlık elde edilmez.
Aynı şekilde; şeytan, besmelesiz veya nikâhsız bir ilişki ile anne rahmine düşmüş, dünyaya gelmesi için şirk ameller yapılmış, kursağında haram olan çocuğa da ortak olmaktadır. Anne ve babanın fal bakmak, medyumluk yapmak, muska yazmak, batıl şifa uygulamaları yapmak, bakım yapmak, yıldızname açmak gibi İslam’da yeri bulunmayan ve şirk olan uygulamalar yoluyla elde ettikleri kazançları varsa şeytan, bu kişilerin çocuklarında özel bir hisse almaktadır. Bu çocuklar, 6. hislerinin güçlü olduğunu, olayları önceden sezebildiğini, fallarının tuttuğunu, şifa konusunda tesirli olduklarını düşünmektedirler. Bu hâllerini, yaratıcının kendilerini ve ailelerini seçtiği şeklinde yorumlamaktadırlar.
Çocukluklarından itibaren rüyaları gösteren, vizyonlar açan, görüntü olarak gelip rehberlik yapan, kanal oldukları hissini vererek kulaklarına fısıldayan, (usanmaksızın, defalarca ve sinsice kalplere; küfür ve kötülük tohumları atan, şüphe duyguları eken, kuruntular fısıldayan, yalan yanlış telkinlerde bulunan ve bunu sürekli yapan)[2] yazılar yazdıran aslında şeytanın kendisidir. Bu çocuklar fal, büyü, astroloji, şifacılık gibi ezoterik konulara ilgi duymaktadırlar. Şeytan aldığı hisse ile bu tür uğraşları konusunda onlara yardımcı olmaktadır. Bu kişiler, sıra dışı ve olağanüstü hâlleriyle itibar kazanmaktadırlar. Böylece toplumda, spiritüel konulara ilginin artmasına kapı açılmakta, neticede Allah’ın haram kıldığı ve yasakladığı birçok şirk uygulama ve batıl inanış yayılmaktadır.
Kur’an, şeytanın biz insanlara karşı olan bu düşmanlığı konusunda bizi birçok ayette uyarır. “Doğrusu şeytan size düşmandır, siz de onu düşman belleyin. O, kendi taraftarlarını cehennemin yoldaşları olsunlar diye Allah’a isyana çağırır.”[3]
İnsanın apaçık bir düşmanı olan şeytan, vesveseleri ile insana korku, boş kuruntu ve endişe verir. Yalan ve aldatmaları ile dünyayı cazip gösterip aldatır. Gaflet içinde yaşamasını, Rabbine kulluktan uzak kalmasını temin etmeye uğraşır.
“Gerçek şu ki şeytanın onlara verdiği sözler aldatmacadan başka bir şey değildir.” derken kastedilen nedir? Şeytan insana ne tür aldatıcı sözler vermektedir?
Ayette, “Şeytanlar kendi (evliyasına) dost ve destekçilerine, sizinle mücadele etmeleri için elbette ki ilham (vahiy) gönderirler.”[4] buyurulmaktadır. Burada ilham etme anlamında “yuhune” yani vahyeder kelimesi kullanılmıştır. Vahiy, Allah’ın mesajlarını peygamberlere melek Cebrail aracılığı ile iletmesi hadisesidir. Ancak vahyeden sadece Allah değildir. Şeytan da aldanmaya müsait ve nefsinin isteklerine köle olan kimselere ilhamlarda bulunur, insanlar arasında şirkin ve fesadın yayılması için talimatlar verir, yönlendirmeler yapar. Bu tabir bizzat Kur’an tarafından kullanılmaktadır. İşte buna şeytanın vahyi denilir. Allah'ın vahyine değil de şeytani öğretilerine kulak verenlere, Allah'ın dostu denmez, şeytanın dostu (evliyası) denir.
Şeytanın ilhamının özellikleri, Allah'ın ilhamından oldukça farklıdır. Allah'ın ilhamı, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarır, şeytanın ilhamı ise insanı cehennemin derinliklerine ve küfrün karanlıklarına çeker. Onun ilhamı belli bir zaman diliminde bitmez. Herkese, her an vahyi göndermeye devam eder ve onun aldatmacası kıyamete kadar sürmeye devam edecektir.
Ayette tekil olarak şeytandan değil, çoğul olarak “şeyatin” yani şeytanlardan bahsedilmektedir. Burada şeytanların bir örgüt gibi organize çalıştıklarına dikkat çekildiği gibi, şeytanın vahyettiği kimseyi dost edinip kendisi gibi şeytanlaştırdığına da vurgu yapılmaktadır.
“İşte biz her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldayıp dururlar. Şayet Rabbin dileseydi böyle yapamazlardı. Bu bakımdan onları, uydurdukları yalanlarla baş başa bırak!”[5]
Bu ayetten anladığımıza göre şeytanlar, insan ve cinlerden olmak üzere ikiye ayrılırlar. İnsanlardan şeytan olanlar; yaratılışlarında şeytan olarak yaratılanlar değil, şeytanın fısıltılarına kulak verip hayatlarına tatbik ederek şeytanlaşmış olanlardır. Şeytanlar hem birbirlerine hem de müminlere en yaldızlı ve etkileyici sözleri sunarlar. Böylelikle hakkı batıl, batılı da hak gösterirler. Şeytanların cin tayfasından olanları yani görünmeyenleri, insanlara tesir ederek haramlara teşvik eder; kin, şehvet, hırs, kıskançlık vs. ile tahrik ederek kişiyi doğru yoldan çıkarmaya çalışırlar.
İnsan cinsinden olan şeytanlar ise cazibeli yalanlar, etkileyici sözler, faydasız masallar, karmaşık düşünceler ile diğer insanları etkilerler. Böylece yeryüzünde fitne çıkararak insanları, Allah’ın saf ve berrak vahiy kaynağından uzak tutarlar.
Şeytan, kendisi müdahale edemediği yerde dostlarını, yani karakterleri ile şeytanlaşmış insanları devreye sokar, onlara vahiyler indirir ve yönlendirmelerde bulunur. Allah, şeytanın ancak kendi dostlarını ve şirk koşanları kandırabileceğini yani etkileyebileceğini bize ayette bildirir. “Gerçekte onun iman edenler ve yalnızca Rablerine güvenip dayananlar üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur. Şeytanın zorlayıcı gücü, ancak onu dost edinenlerin ve onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”[6]
Şeytanın vahiyleri kendisini özellikle de din sahasında gösterir. Bütün soygunlar, yalanlar ve zulümler, din istismar edilerek çok kolay bir şekilde meşru hâle getirilebilir. Şeytan bunun farkında olduğundan, aldatmak istediği insanlara dinî kavramlar ve dinî kişilikle gelir.
İnsanları, Allah'ın dininden alıkoymaya çalışan, hakkı batıl diye gösteren, derin fikir babası ve ilham kaynağı olan şeytan; insanlığın yaratıldığı günden beri, bir kısım insanlar üzerinden ürettirdiği fikir ve kitaplar ile bu ifsadını adım adım gerçekleştirebilmektedir. Bunların bir kısmının hak suretinde bize geleceğini Yezid b. Umeyr’in şu anlatımı göstermektedir:
Bir gün Muaz b. Cebel (ra), kendisini dinlemekte olan, benim de aralarında bulunduğum cemaate şunları söylemişti:
“Önünüzde öyle fitneler var ki o gün mal çoğalır, Kur’an’ın sırrı saçılır. Mümin-münafık, erkek-kadın, büyük-küçük, hür-köle herkes Kur’an’dan bir şeyler alır. Ondan sonra da adam şöyle demeye başlar:
‘Ne oluyor bu insanlara ki Kur’an okuyup bildiğim hâlde bana tabi olmuyorlar? Herhâlde yeni şeyler icat etmedikçe onlar bana tabi olmayacaklar. Öyleyse bunların karşısına Kur’an’dan başka bir şeylerle çıkmalıyım!’
Dikkat edin! Her türlü bidatten kaçının! Zira her bir bidat dalalettir. Sizi, filozofların saptırmasından sakındırırım. Çünkü şeytan, sapıklığa ait sözleri filozofların ağzıyla söyler. Bazen de bir münafık hakkı konuşabilir…”
Muaz b. Cebel bu sözleri üzerine: “Nasıl olur da bilgin ve filozof, sapık sözler söyler ve münafık hakkı konuşur?” diye sordum. Şöyle cevap verdi:
“Evet, acaba ne demek istedi? dediğin zaman en meşhur filozof ve bilginlerin sözünden dahi kaçın ve hakkı söylediğinde onu hemen al. Hakkın üstünde daima parlayan bir nur vardır…”[7]
Son dönemde, özellikle şifa akımları üzerinden insanlara aşılanmaya başlayan şirk ve bidat dolu bu düşünce yapıları, şeytanın çok profesyonel bir çalışmasıdır. Denize düşen yılana sarılır. Çaresiz hastalıklara ve manevi boşluktan kaynaklanan dertlere düşmüş günümüz insanı, bu batıl yollara çok rahat yönelebilmektedir.
Şifa çalışmaları ve kaynakları içinde çokça şirk ve hurafe barındırmasına rağmen, İslami kelime ve kavramlar kullandıkları için içlerindeki uydurmalar fark edilmez olmuştur. İslam âlemi hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar hurafenin, şirkin içine batmamıştı.
Diğer bir konu Dr. Pearl, Stibal ve Eden gibi bazı şifa uygulayıcılarında çocukluktan itibaren görülen, olayları önceden bilebilme gibi hâllerle kendisini ortaya koyan, 6. hissin kuvvetli olması olarak nitelendirilen durumdur. Bu kişilerin aile geçmişlerinde psikolojik hasta hikâyeleri ve fal, büyü, medyum, muska, şifacılık gibi sahalarla uğraşanlar var mı incelenmelidir. Genellikle aile geçmişinde bu şekilde bir hikâye ve uğraşı olanlarda bu özellikler daha fazla karşımıza çıkmaktadır. Bunun sebebi, bu türden şirk uygulamalarının olduğu ailelerde şeytan, Nisa 64. ayette zikredildiği üzere çocuğa ortaklık ile bu kişi ve soylarına tesir etmektedir. Gerçekleşen rüyalar, dokunuşu ile şifaya vesile olma, hislerinin gerçekleşmesi, önceden bilebilme gibi özel ve farklı yönleri, kişinin kendisinin dikkatini çekmektedir. Hâliyle bu kişilerde, ezoterik konulara ve şifa uygulamalarına merak duygusu oluşmaktadır. Arkasından bu yeteneğini geliştirmeye yönelik yapılan batıl ve şirk uygulamalar ile şeytanın gücü artmakta ve neticede kişinin yeteneklerinin geliştiği görülmektedir. O da bu hâlini seçilmişliği ve özel kişi olması ile yorumlamaktadır.
[1] İsra, 62-64
[2] Nas, 4
[3] Fatır, 5-6
[4] En’am, 121
[5] En’am, 112
[6] Nahl, 99-100
[7] Hakim, Müstedrek 4/513
Yorumlar (0)
Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.
Yorum yapmak için giriş yapın.