Pranik şifa eğitimlerinde bize, seanslara dua ile başlama öğretilmişti. Ama bunun, illa Allahtan isteme şeklinde olması gerekmiyordu. Uygulayıcı kendi inancına göre Allahtan, Tanrı’dan, evrenden veya her neye inanıyorsa ondan istemeli, sevgiyi ve lütfu talep etmeliydi. Farklı enerji disiplinlerinde, şifanın kişinin inancına göre; kendilerinden, evrenden, enerjiden, ışıktan, birlik şuurundan, evrensel ışık güçlerinden, kutsalların kutsalından veya Cho-Ku-Rai’den istendiğini görürüz. Aslında burada da tam bir gizem vardır. Ezoterik ifadelerle şifanın kaynağı örtülmekte, tam bir teslimiyetle, yegâne yaratıcı ve şifa verici olan Allahtan (veya Tanrı’dan) istenmemektedir. Öncelikle şifa kavramını biraz irdelelemek istiyorum.

“Arapçadan Türkçeye geçmiş olan ‘şifa’ kavramı ‘Bedensel veya ruhsal bir hastalığın son bulması, hastalıktan kurtulma, onma.’ olarak tanımlanmaktadır. Şifa vermek 'iyi etmek, sağlığına kavuşturmak’ manasına gelmekte; şifacı iyi eden, sağlığa kavuşturan kişi anlamında kullanılmaktadır.

Allah’ın isimlerinden biri olan ‘Eş-Şâfi’ ismi, şifayı ve devayı verenin, hastalıkları iyileştirenin, manevi sıkıntıları giderenin ve kişiye ferahlık verenin Allah olduğunu ifade etmektedir. Kuranda Allah’ın şifa verme vasfı ‘yeşfi’ fiili ile zikredilmektedir. Kuran, maddi ve manevi şifayı verenin Allah olduğunu bildirmektedir.

Hristiyan teolojisi, Tanrı’nın, insanlar vasıtasıyla şifa verdiğini kabul etmektedir. Ayrıca kişinin, herhangi bir tedavi yöntemi kullanmak yerine, sadece Tanrı’dan şifa bekleyip şifa bulması, Tanrı’nın o kişiye, imanı vasıtasıyla verdiği şifa olarak görülmekte ve 'mucize şifa’ olarak isimlendirilmektedir.

Günümüzdeki batıl inanç ve uygulamaların birçoğunun kökleri Mısır, Yunan, Roma, Hindistan ve Çin'in eski şifa sistemlerine dayanmaktadır. İlkel toplumların yaşam gücü ve şifacılık yöntemleri, inanç ve büyü üzerine temellenmektedir.

Özellikle çok tanrılı inançların yaygın olduğu dönemlerde insanlar, hastalıkların nedenlerini ve tedavisini bulmada kendilerini yetersiz hissetmişler, hastalıkların nedenlerini tabiat olayları ile ilişkilendirerek, hastalıkları Ay ve Güneş tutulmaları, yıldızlar, gök gürültüleri, fırtınalar gibi tabiat olaylarıyla izah etmeye çalışmışlardır. İlk Çağ insanları, ürkütücü olarak kabul ettikleri doğa olaylarını, büyülere dayanan yöntemlerle açıklamaya çalışmışlar, hastalıkların büyüler ve cinler nedeniyle meydana geldiğine inandıkları için hastalıklardan kurtulmak düşüncesiyle şaman adlı din adamları ya da büyücüler üretmişlerdir.[1]

“Bu şifa akımları, bir yaratıcının varlığını kabul etmeleri ve yaratıcının şifa 'enerjisine’ sürekli atıflarda bulunmaları ile görünüşte dine ve maneviyata oldukça açık gibi görünür. Ancak yaratıcı, bu şifa denkleminde şifanın kaynağı olmakla beraber, şifayı harekete geçiren bir unsur olarak gözükmüyor. Yaratıcı, -haşa- âdeta bir şifacı tarafından aktive edilmek için hazırda bekleyen bir enerji kaynağı gibidir. Her şeyi yaratan, şifanın kaynağı tek bir yaratıcıdır dense de burada esas muktedir olan şifacıdır. Şifa ritüellerinde, ‘Şifa aktardık ve oldu.’ cümlesinin söylenmesi öğütlenerek, insana âdeta bir olma ve oldurma misyonu yüklenir. Dahası şifanın gerçekleştiğinden şifacının, zerre kadar şüphe duymaması gerekir çünkü şifacının dilediğinde olduramayacağı şey yoktur. Evet, bu şifa sistemlerinin sürekli yaratıcıya vurgu yapan söylemlerinin arka planında esas fail, 'gizli özne’ insandır.”[2]

Burada yapılan tespiti, Dr. Pearl’ün şifa yaklaşımında görebiliriz. Dr. Pearl, şifa istenecek kaynağı Tanrı olarak yorumlamakla birlikte, burada kendisine verilen misyona dikkat çekmektedir. Şifayı bir taraftan Tanrı ile ilişkilendirirken diğer taraftan evren ile bütünleştirmektedir. Dr. Pearl, şu cansız ve şuursuz evrene karar verebilme, düşünebilme gibi güçler izafe etmektedir. Bu tespitlerine nasıl varabildiği ise tamamıyla bir muammadır.

“Ben şifacı değilim; tek şifacı Tanrı’dır ve bir sebeple, katalizör ya da kanal güçlendirici ya da yoğunlaştırıcı olarak ben, davet edilmiştim… Şifa evrimimiz ile ilgilidir, DNA'mızın yeniden yapılandırılmasına ve evrene yeni bir seviyede, tekrar bağlanmamızı sağlar… İçimizdeki Tanrı, hastanın içindeki Tanrı’yla buluştuğunda muhteşem şeyler ortaya çıkar… Tanrı kelimesine takıntısı olanlar; artık bunu aşın. Bu da egonuzdur. Tanrı, Sevgi, Evren, Kaynak, Yaratıcı, Işık; bunların hepsi aynı anlama gelen kelimelerdir ve bu kitapta birbirinin yerine kullanıl​maktadır. Beğendiğiniz kelimeyi kullanın… Işık ve bilgi bize hediye ediliyor... Şifa öğretilemez... Gezegene, bu yeni ışık ve bilgiyi getirebilirdim ve sonra herkes kendi öğrenmesini gerçekleştirebilirdi… Tekrar bağlantı şifa sürecini yaşamakta olan bir kişi, sadece bir tamir uygulaması yaşamamaktadır… Işıkla iç içedirler; üst seviyede bir evrensel konferansta bilgi alışverişindedirler… Siz ve evren arasındaki enerji akışına hastayı nasıl dâhil edersiniz?.. Evrenin neye ihtiyacınız olduğuna karar vermesine izin verin… Gerçekten ihtiyaçları olan ya da onların en yüce hayrı adına evrenin onlar için düşündüğü bu olmayabilir .”[3]

Eş-Şafi, Allah’ın isimlerinden birisi olup “şifa veren” anlamına gelmektedir. Şifa ancak Allah’tan gelir. “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.”[4] Allah, hastalanan kuluna gelecek şifaya; ilacı, ameliyatı, uygulamayı, cismi ve bunlar gibi diğer materyallerle beraber dua, rukye ve sadaka gibi manevi değere haiz unsurları birer vesile kılar. Burada önemli olan insanın, ulaştığı şifayı Allah’ın kudretinden ve dilemesinden bilmesidir. Hz. Peygamber’in (sav) şifanın vesilelere değil Allah’a mal edilmesinin, şifa gayesiyle batıl yollardan uzak durulmasının, sorgusuz sualsiz cennete girecek kulların önemli vasıflarından olduğuna vurgu yaptığını görürüz.

Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

- "Bana bütün ümmetler arz olunup gösterildi: Bir iki peygam­ber; yanlarında onar, yirmişer, otuzar, kırkar ümmetleriyle beraber önümden geçmeye başladılar. Bir peygamber de yanında bir ümmeti bile olmaksızın geçti. En son, uzaktan büyük bir karaltı gösterildi. Bu kalabalık karaltı nedir? Bu, benim ümmetim midir? diye sordum. Bu, Musa Peygamberle kavmidir! diye cevap verildi. Sonra bana Ufka bak! denildi. Bakınca ufku dolduran büyük karaltı gördüm. Sonra bana ‘Sema ufuklarının şurasına ve bu tarafına bak! denildi. Bir de baktım ki büyük bir karaltı baştan başa ufku doldurup kapla­mış. Bana Bu senin ümmetindir. Bunlardan yetmiş bin kişi hesaba çekilmeksizin cennete girecektir.’ denildi."

Bu hitabesinden sonra Resulullah odasına girdi. Ve (hesaba çe­kilmeden cennete gireceklerin vasıfları hakkında) mecliste bulunan­lara bir şey söylemedi. Artık meclistekiler dağıldı. (Ve şöyle münazara ediyorlardı:)

- Biz, Allah'a iman ve Resulüne ittiba eden kimseleriz. Artık biz, cennete hesapsız girecek kimseleriz.

Yahut:

- O bahtiyarlar evlatlarımızdır, onlar İslam camiası içinde doğ­muşlardır. Biz ise Cahiliye Devrinde doğduk, diyorlardı.

Bu münazara Peygamber'e ulaşınca odasından dışarı çıktı ve:

-Cennete hesaba çekilmeksizin girecek müminler; efsun et­meyenler, uğursuzluk itikadında bulunmayanlar, şifanın (Allah'tan olduğuna inanıp) dağlamaktan olduğuna inanmayanlar ve her hususta Allah'a daya­nıp güvenenlerdir." buyurdu.[5]

İnsanın acizliğini kavradığı ve ne kadar muhtaç durumda olduğunu en çok fark ettiği anlardan biri, şüphesiz hasta olduğu andır. Her hastalığın, kişi üzerinde meydana getirdiği bedensel ve ruhsal etkiler birbirinden çok farklıdır.

Hastalığı veren Allah olduğu için, bu hastalığın geçmesi de ancak Allah'ın dilemesi ile olur. Allah dilediği takdirde, Şafi isminin tecellisiyle verdiği hastalığı ortadan kaldırır. Nitekim Allah dilemedikçe, tüm dünyanın doktorları, en gelişmiş teknolojik aygıtlar, keşfedilen en son ilaçlar bir araya gelse, yine de o kişinin hastalığının iyileşmesi imkânsızdır. Kullanılan ilaçların hepsi, hastalığın iyileşmesi için birer vesiledir. Eğer Allah dilerse uygulanan tedaviyi vesile kılarak, kişinin iyileşmesine izin verir. Ne var ki Allah dilemedikçe, çok basit gibi görünen bir hastalık dahi kişinin ölümüne sebebiyet verebilir.

Bu durumda insanın yapması gereken, kendi aczinin yanında Rabbimizin sonsuz gücünü görebilmek ve sıkıntı içinde olduğu her an O’ndan yardım dilemektir. Hz. Eyüp'ün (as), şeytan tarafından kendisine dokundurulan sıkıntı karşısında gösterdiği güzel ahlak, sabır ve tevekkül tüm müminlere örnek olmuştur. Allah onun duasına icabet etmiş ve onu bu sıkıntıdan kurtarmıştır. Hz. Eyüp (as) ise sabretmenin ve yalnızca Allah'a yönelip dönmenin büyük ecrini almıştır.

Evren kavramı şifacıların en çok sömürdüğü kavramlardan birincisidir. Şifa ona mal edilir. Ona enerji gönderilir. Ondan umulur. Şifalandırır, en üst karar veren akıldır. Aslında Allah ve Tanrı kavramları yerine kullanılır. Belki bir anlamda, şifa uygulayıcılarının ilahı hatta putu yerindedir. Neredeyse yaratıcıya ait bütün sıfat ve özellikler ona yüklenir. Ama insan, ona enerji göndermek suretiyle destek verebilir. Böylece yüceltilen ve kutsallaştırılan, hatta yaratıcının yerine konulan evren, aynı zamanda insanın göndereceği enerji ve sevgi ile acziyet derekesine düşürülür. Böylece şuuraltında yaratıcıya acziyet izafe edilir. Şimdi şu uygulayıcının paylaşımına bakalım.

Seans sırasında evrenin, müthiş zekâsının karar verdiği şekilde, karar verdiği bir şifa meydana gelir. Uygulayıcı karar vermez çünkü sadece bir aracı olduğu için sorumluluk ona ait olamaz. İyileşen kişilerin bile asıl iyileştiricisi, uygulayıcı değildir. Bu durum çalışmayı, hem kişi hem de uygulayıcı için çok özgür bir şifa çalışması hâline getirir.

Brennan ise işi daha da ileri götürerek, ne anlama geldiğini ve ne olduğunu bilmediğimiz hatta bilemeyeceğimiz; “birlik şuuru, evrensel ışık güçleri, kutsalların kutsalı” gibi şifa kaynakları göstermektedir. Pozitif bilimin öncü kuruluşlarından olan NASA’da fizikçi olarak çalışan bir bilim insanının bu anlamsız iddiaları, şifa uygulamalarının yandaşlarını ne kadar da uçuk noktalara sürüklediğinin güzel bir örneği olsa gerek. Brennan, şifa çalışmalarındaki kaynaklarını şöyle yorumluyor:

“Şifa uygulamasını, hazırlık bölümündeki egzersizlerde anlatıldığı gibi yapar, enerjimi hızlı bir şekilde şapkalarımda toplarım. Bunu yaparken, birlik şuurundan ve evrensel ışık güçlerinden yararlanır, fısıltıyla ya da yüksek sesle dua ederim: ‘Birlik şuuru ve evrensel ışık güçleri adına sevgi, hakikat ve şifa için kanal olayım. Bunu, ‘Evrensel Birlik, Tanrı, Işık, Kutsalların Kutsalı’ gibi kavramları kullanarak da yapabilirsiniz.”[6]

Bu bana, çocukluğumuzda seyrettiğimiz “He-Man” çizgi filmindeki: “Gölgelerin gücü adına!” repliğini hatırlattı. Bu söz, biz Müslümanların, hayatın her safhasında işlerimizi yaratıcıya havale ederken söylediğimiz, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” teslimiyetinin bir alternatifi olarak, zihnimize ve dillerimize kazınmak istenmişti. Brennan gibi diğer uygulayıcıların da yazılarında, “her şeyin yaratıcısı” ile kastettiği şeyin “Tanrı, Buda, Şiva, Tanrıça, İsa, Yehova ve Allah” olduğunu söylemesi, aslında zihni batıl ilahların -haşa- hepsinin bir ve Allah’a denk yaratıcı olduğu fikrine alıştırmaya yönelik bir söylem olarak değerlendirilebilir. Bunların tümüne de sınırsız bir güç verilmesi, “her şeyi yaratmaya muktedir” olduklarının söylenmesi de aynı amaca yöneliktir.

Kısaca bunların hepsinin de aynı olduğunu ama isimlerinin farklı olduğunun söylenmesi hipnotik bir telkin yöntemidir. Yoğun bir biçimde bu tür şifa uygulamaları ile uğraşanların, zamanla İslam’a ait değerleri dahi, Hinduizm ve Budizm’den devşirme kavramlar ile yorumladıklarına şahit olmaktayız. Örneğin, paylaşımlarında dine ait referansları kullanan bir enerji uygulayıcısının paylaştığı şu kısa video çözümlemesini inceleyelim:

“Yargılamayın. Yargıladığımız her şeyde ‘karma enerjisini’ oluştururuz ki bu, yargıladığımız şeyi kendi hayatımıza çeker ve kendimizi yargıladığınız şeyi yaparken buluruz. Bu konuda peygamberimiz buyurmuştur ki: ‘Bir kimse kınadığı şeyi yaşamadan ölmeyecektir.”

Budizm ve Hinduizm inanç esasları arasında yer alan “karma” kavramını irdeleyelim.

“Budizm’in inanç sistemi içinde yer alan karma; Sanskritçe, davranış/eylem demektir. Fiziki âlemde olduğu gibi, ahlaki ve zihnî âlemde de insanın takip etmesi gereken bir kanun bulunduğunu ifade eder. Karma kanununa göre, bu hayatta işlenen her türlü amel, canlının kaderine tesir eder ve onun tekrar vücut bulmasına neden olur. Bunun neticesi olarak bütün canlılar, kendi kanunlarını, kendi amelleriyle belirlerler. Bütün insanlar ne ekerlerse onu biçerler. Bundan kaçış söz konusu değildir. Netice itibarıyla Budizm’de, bir ferdin önceki hayatında yapmış olduğu iyi veya kötü̈ hareketler onu bu hayattaki, şu andaki mevcut konumuna getirmiştir. Yapılmış olan iyi hareketlerin mükâfatı, kötü̈ hareketlerin de cezası kişinin kaderini belirlemiştir. Karma kanunu bir nevi, monoteist (tek tanrılı) dinlerin tanrısını andıran bir rol oynamaktadır. Ferdin yaptığı ve başına gelen her şey kendisine aittir. Bir fert, iyilik yaparak gelecek hayattaki durumunu ıslah edebilir, hatta yükselerek tanrılar seviyesine gelebilir. Her hareketin karma yasasına göre bir sebebi, bir de sonucu vardır ve bunlar birbirine bağlıdır.”[7]

Hinduizm’e göre kozmosun işleyiş yasalarının Tanrı’dan tamamen bağımsız olduğu tezi özellikle evrensel karma anlayışında ortaya çıkar. Böylece varlıkların gelecekleri ve geçmişleri, Tanrı’nın hiçbir etkisinin söz konusu olmadığı karma (sebep-sonuç yasası) tarafından belirlenir.[8]

Uygulayıcı, paylaşımında Peygamberimizin dikkat çektiği bir hususu, Budizm ve Hinduizm’e ait “karma” inancıyla yorumlamıştır. Batılın her unsurunun batıl olması gerekmez. Fakat buradaki problem İslam’ın hak olan meselelerinin, batıl dinlerin kavramlarıyla açıklanmasıdır. Örnekte verilen durum her ne kadar karma kavramı ile açıklanabilecek gibi görünse de karma aynı zamanda bünyesinde reenkarnasyon kavramını da barındırmaktadır.

Uygulayıcılar, karma kavramını Kur’an’daki “Kim zerre kadar iyilik işlemişse mükâfatını, kim de zerre kadar kötülük işlemişse karşılığını alır."[9] ayeti ile açıklamaktadırlar. Evet, bu ayet, bu bağlamda değerlendirebilecek gibi görünse de ayetin asıl yönü, Budizm’in kabul etmediği ahiret inancıyla alakalıdır. Ayet, ahirette her amelin bir mükâfat ve cezasının bulunacağına vurgu yapmaktadır. Karma inancında olduğu gibi, insanın her yaptığı kötülük hemen bu dünyada kendisine geri dönmemekte, asıl ahiretteki hesap ve cezaya havale edilmektedir. Zaten karma inancı bu dünyadaki cezasızlığı gördüğü için yapılanların karşılığının, gelecek yeni yaşantılarda (reenkarne yaşamlarda) bir sonuç olarak yaşanacağını iddia ederek, açığı kapatmaya çalışmaktadır.

Ayrıca “Kendi kanunlarını, kendi amelleriyle belirlerler.” yorumu da problemlidir. İnsan kendi kanununu değil, Allah’ın “sünnetullah” olarak bütün varlık âleminde icra ettiği kanunları ve neticelerini yaşar. Hinduizm’in karma inancı ise tamamıyla İslam’ın kader anlayışı ile ters düşmektedir. Çünkü İslam inancına göre hayır ve şer her şey Allah tarafından kader olarak belirlenmiştir.

Yani uygulayıcı, Budizm ve Hinduizm’e ait “karma” kavramıyla yaptığı açıklamada farkına varmaksızın; İslam’ın kader, ahiret, Allah’a ait külli irade inançlarında tahribatlar yapmaktadır. Bu şekilde hak ile batıl birbirine karışmaktadır. Zamanla bu tür batıl dinleri hoş görme, inanç ve uygulamalarını benimseme normalleşmektedir. Meditasyon ve yoganın, namaz kılan insanlarca makul görülmesi bu bağlamda değerlendirilebilir.

Elbette uygulayıcıların bir kısmının, “atalarınızdan gelen genetik deformasyonları temizlemek, hayatınıza yansıyan olumsuz etkilerini gidermek, karmadaki problemleri çözmek” için de size sunabilecekleri İslam soslu uygulamaları vardır. Bir uygulayıcı, bu konuda şu tavsiyeyi yapmaktadır:

“Bazen ne yapsak düzelmeyen, ilerlemeyen, yarım kalan işlerimiz olur. Ne yapalım diye düşünürüz. Hangi yolu denersek deneyelim, eksik kalırız. Burada geçmişten ve aileden/atalarımızdan gelen karmik yani negatif bağlar devreye girer. Bu negatif bağlardan arınmak, hayatımızı kolaylaştıracaktır. Bolluk alanında sıkıntı çekenler için ‘Karmik Bağ Temizleme Çalışması’ yapıyoruz.

Bu grup çalışmasıyla beraber, 3 gün boyunca size yapacağım enerji çalışmasıyla negatifliklerden arınıp pozitif bir hayata adım atacağız... ‘Allah'ım bunun için mucizelerin nelerdir? Şükürler olsun öyle de oluyor. Özel Karmik Enerji Eğitimi doğrultusunda enerji çalışılacaktır. Bu özel enerjiyi siz de tatmak ister misiniz?’

‘Allah'ım güzelliklere, mucizelere vesile oluyorum şükürler olsun.’

Adım atmak çabalamak bizden, şifa Rabbimizden.

3 günlük bu çalışmada;

Günlük Esma’ül Hüsna zikri

Her gün 30 dk. enerji çalışması (Saat 22.00'de)

Theta Healing ile his yüklemeleri olacaktır.”

Şifa uygulamalarında dikkat çeken bir diğer husus da uygulamalara başlanırken yapılan niyet ve dualardır. Katıldığım Pranik Şifa eğitimi esnasında öncelikle Allah’a, Tanrı’ya, evrene yani kısacası her neye inanıyorsak ona, minnettarlığımızı ifade eden ve lütuflarını dileyen kısa bir dua ile başlamamız öğretilmişti.

Bir Pranik Şifa uygulayıcısının sosyal medya hesabından “Büyük Dua” isimli metninde yer alan ifadeler ise bu sistemlerin, her dine hitap edecek şekilde, ne kadar da ustaca dizayn edildiğini göstermektedir.

       BÜYÜK DUA

Yaradanın zihnindeki ışık noktasından,

Işık insanların zihinlerine aksın,

Işık dünyaya insin.

Yaradanın kalbindeki sevgi noktasından,

Sevgi insanların kalplerine aksın,

Mesih dünyaya dönsün.

Yaradanın iradesinin bilindiği merkezden,

Amaç, insanların küçük iradelerine rehberlik yapsın,

Üstatların bildiği ve hizmet ettiği amaç.

İnsan ırkı olarak adlandırdığımız merkezden,

Sevginin ve ışığın planı çözüm üretsin,

Ve şeytanın oturduğu yerin kapısı mühürlensin.

Işık ve sevgi ve güç planı,

Dünya üzerinde yeniden kursun.

                               Üstat Djwhal Kuhl’dan; Alice Bailey

Herhangi bir dine veya ulusa dayalı olmayan, evrensel bir dua olan Büyük Dua’, yaşamları geliştirmek ve kutsamak için tüm dünyada binlerce insan tarafından kullanılmaktadır.

Dua, En Yüce Varlığın üç veçhesini davet eder -Kutsal Üçlü- Yaratıcı, Sevgi, İrade. Hindular bunu Brahma, Vishnu ve Shiva olarak bilir. Hristiyanlar buna Kutsal Baba, Kutsal Oğul ve Kutsal Ruh adını verir. İslam dini buna El Muktedir, El Vedud ve El Halık der.

Duada; hakikat, bilgelik, anlayış, rehberlik ve zekî olan ‘ışığı davet ederiz. Herhangi bir durumda, zihinlerimizde ışık olduğu zaman, problemleri berrak bir şekilde fark ederiz ve ayrıca çözümleri görürüz. Yaşamlarımızın gerçek amacı açıklığa kavuşturulur.

Sevgi için dua ederiz ki bu; sağlamak, korumak, vermek anlamına gelir. Sevgi; tatlılık, sıcaklık, huzur ve bağışlama anlamına gelir. Sevgi, anlamamıza ve bağışlamamıza yardımcı olur.

‘Avatar’ın dünyaya geri dönmesini istiyoruz. Bu, Tanrının habercisinin geri dönmesi, bize sevgi dersini öğretmesi ve dünyadaki insanları koşulsuz sevgiye daldırması için bir çağrıdır.

İlahi iradenin, her insanın küçük iradesine rehberlik yapması için dua ediyoruz -bu bireysel yaşamlarımızın amacını, Yaratıcının yüksek amacına uyumlamak anlamına gelir- İnsanlığa hizmet etme iradesi ve dünyada iyi şeyler yapma iradesi.

Bu Duayı Düzenli Olarak Söylemenin Avantajları:

1. Her gün evi, işi, ilişkileri kutsamak için kullanılabilir.

2. Zor ve acil durumların üstesinden gelmek için kullanılabilir.

3. Ameliyat sırasında hastaları kutsamak için çok etkilidir.

4. İçimizdeki üç veçheyi dengelemeye yardımcı olur: Sevgi, zekâ ve irade.

5. İnsanlığın titreşimlerini yükseltmeye yardımcı olduğu için bir dünya hizmeti şeklidir.

6. Yaşamlarımızı geliştirir, bunu kullandığımız zaman iyi karma üretiriz.

7. Sezgi seviyesini artırır.” 

Güya bu dua hem Hinduizm’in üç tanrısına hem Hristiyanlığın teslis (üçleme) inancına karşılık gelmektedir. Hatta yetmemiş, İslam dünyası da bu pazarlama stratejisinde ustaca manipüle edilerek Allah’ın üç ismi ile sistemin İslam’a da uygun olduğu imajı çizilmiştir.

Yaratıcının ismi açıkça verilmeyerek, her din için dizayn edilen duada, yaratıcıya insani vasıfların izafe edildiği görülür. Yaratanın zihnindeki ışık ve kalbindeki sevgi, Allah’ı insanileştirme ve küçültme çabasıdır. “Sadece üstatların bildiği” ifadesi ile üstatlar, üstünlük vasfına ulaştırılmaktadır. Üstatların bildiği ve hizmet ettiği amaç nedir? Oysa Kur’an bize insanların ve cinlerin neden yaratıldığını, peygamber vasıtası ile açıkça beyan etmiştir. “Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler (her şeyi benden bilip, benden isteyip benden beklesinler ve her konuda hükümlerimi yerine getirsinler) diye yarattım.”[10] Yani insanın varlığının gayesi, burada iddia edildiği gibi, kim oldukları bilinmeyen üstatlara ait bir sır değildir.

Ayrıca yeryüzünde planı kurma görevinin; Işık, Sevgi ve Güç üçlüsüne verilmesi, buram buram şirk kokmaktadır. Kur’an, “Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra arşa hükmeden, gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen; güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah'tır. Bilin ki yaratma da emir de O'nun hakkıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah yücedir.”[11] diyerek, mutlak gücün Allah’a ait olduğunu söylemektedir.

Pranik şifadakine benzer bir dua örneğini Reiki uygulamalarında da görebiliriz. Evrensel barışı sağlamanın yollarını gösterme iddiasında bulunan Reiki duasında, Hristiyan akidesi empoze edilmektedir. Bir taraftan Tanrı’nın insana hulul ettiği (içine girdiği, insanla bütünleştiği) inancı işlenirken, diğer yanda ise insan, Tanrı ile birlikte bir yaratıcı olarak lanse edilmektedir.

DÜNYA İÇİN İYİLEŞTİRME MEDİTASYONU

Başlangıçta Tanrı;

Başlangıçta Tanrı, göğü ve yeri yarattı.

Ve Tanrı, ‘Işık olsun.’ dedi ve ışık oldu.

Şimdi yeni bir başlangıcın zamanıdır.

Ben Tanrıyla birlikte yaratıcıyım,

Ve Tanrının sevgi dolu iradesi,

Benim aracılığımla yeryüzünde ifadesini bulduğunda, yeni bir gökyüzü olacak.

Yeryüzü ışığın, sevginin, barışın ve anlayışın krallığıdır.

Ve ben, bu krallığın hakikatini gün ışığına çıkarabilmek için,

Üzerime düşeni yapıyorum.

İşe kendimden başlıyorum.

Ben canlı bir ruhum.

Ve içimde ben olarak Tanrının ruhunun bir parçası yaşamakta.

BEN ve Baba birdir.

Ve Babada olan her şeyin küçük bir cüz’ü bende var.

Gerçekten de BEN, Tanrının İsa’sıyım.”

Anlamsız bir dua gibi görünse de başından sonuna küfür ve şirk kokan bu dualar ile başlanılacak her çalışmada, uygulayıcıya, şeytandan başka kim yardımcı olabilir ki! Peygamberimiz (sav) “İçerisinde sihre ya da küfre ihtimali bulunan anlaşılmaz sözleri okuyarak tedavi etmek, muska takmak ve sevgi ilacı yapmak şirktir.”[12] buyurmuş ve bize salih duanın örneklerini göstermiştir. Hz. Peygamberin (sav) bu sözlerinden anlıyoruz ki bu tür dua örneklerini kullanmak şirktir ve şirk ise Allah’ın affetmeyeceği lanetli bir günahtır.

Uygulayıcıların bir kısmı, yaptıkları işin bir nevi rukye olduğunu iddia etmektedir. Rukye konusu ile bioenerjinin aynı olduğunu düşünmüyorum. Öncelikle rukye konusunda biraz değinelim: “Rukye, şifa veya korunma amacıyla, Kur’an’dan bir bölümü, ilahi isim ve sıfatları yahut bir duayı okuyup üflemek, demektir. Resulullah’ın rahatsızlığı esnasında Cebrail (as) gelerek onu okumuş, Resulullah da hem kendisine hem ziyaret ettiği bazı hastalara okuyup üflemiş, torunları Hasan ve Hüseyin için; şeytandan, zehirli haşerattan, kem gözlerden korunmaları yolunda dua etmiş, vefat hastalığı sırasında Hz. Aişe, Resul-i Ekrem’e okuyup üflemiş ve onun eliyle bedenini mesh etmiştir. Hz. Peygamber (sav); nazara, yılan ve akrep sokmasına karşı rukye yapılmasına izin vermiş, Cabir b. Abdullah’ın dayısının ve Avf b. Malik el-Eşcai’nin müracaatları üzerine, içinde şirk unsurları bulunmayan, rukye metinlerine müsaade etmiş, misafir oldukları kabilenin yılan veya akrep tarafından zehirlenmiş reisini, rukye yoluyla iyileştirerek ücret aldıklarını bildiren kafilenin başkanı Ebû Said el-Hudri’yi onaylamış, Ümmü Seleme’nin evinde gördüğü, yüzü sararmış bir çocuğa rukye tedavisi yapılmasını istemiştir.[13]

Hz. Peygamber (sav), Medine’ye hicret ettiğinde şirke karşı olan hassasiyet sebebiyle, ilk başlarda tüm rukye uygulamalarını yasaklamıştı. Daha sonra yılan ve akrep sokması gibi hadiselerde sahabenin kendisine müracaatı üzerine, rukyeleri tek tek dinleyerek, şirk unsuru olabilecek; put ve cin isimlerini ayıkladıktan sonra, duaların hastalara okunmasına izin vermiştir. “Avf İbnu Malik el-Eşva’i (ra): “Biz Cahiliye Dönemi’nde rukye yapardık. Biz, Resulullah’a (sav) ‘Ey Allah’ın Resulü, bunu nasıl görürsün?’ diye sorduk. Resulullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Bana rukyenizi gösterin, içerisine şirk olmadıkça rukyede bir sakınca yoktur.”[14]

Görüldüğü üzere rukye; duayı hastaya karşı okuma, üfleme ve mesh etme şekillerinde olmuştur. Bazı uygulamalarda rukye okurken hasta bölgenin demir, tuz vs. ile ovulması yapılmışsa da İmam-ı Malik bunu doğru bulmadığını söylemiştir. Uygulacıların Budizm, Hinduizm ve Şamanizm gibi din ve öğretilerden devşirilmiş çakra, nadi, meridyen, prana gibi kavramlar ve ritüeller ile Kur’an’dan veya hadislerden derlenmiş dua ve Esma’ül Hüsna’yı, İslami temiz enerji şeklinde sunmaları tecviz edilemez. Şirk, en kısa tanımıyla hak görünümlü batıldır. Batıl unsurlara, hak unsurların monte edilmesi batılı, hak yapmaz.

Yine uygulayıcıların, bioenerjinin İslam’da varlığına delil sadedinde sundukları “Benim elim değil, Fatıma anamızın eli.” ifadesi de problemlidir. Hinduların “Humsa Eli”, Musevilerin ise “Hameş Eli” veya “Miryam'ın Eli” adını verdikleri; güç, bereket ve dayanıklılık vesilesi saydıkları el figürü de pagan kültüründen devşirmedir. Çatalhöyük kazılarında duvarlarda el izi motifleri vardır. Yunan mitolojisinde ana tanrıça Rhea'nın, İda Dağı'nda Zeus'u doğururken yere koyduğu elinin izi olarak karşımıza çıkar. Yani dinden dine geçip bugüne gelmiştir.

Hz. Fatıma’nın elini, şifa amaçlı kullandığına veya inisiye amaçlı el verdiğine dair İslam kaynaklarında bir bilgi söz konusu değildir. Anadolu'da hanımlar yoğurt mayalarken, turşu kurarken, hamur yoğururken, evin geçimi iyi olsun diye ocağa şeker atarken, hasta olan kimsenin sırtını sıvazlarken, "El benim elim değil, Fatıma Ana'nın eli.” şeklinde bir ifade kullanırlar. Türklerdeki bu inanç, önceki dinlerindeki bazı unsurların İslam’la beraber devam ettirilmesi gibi, Şamanizm’den veya göç ettikleri Anadolu coğrafyasındaki diğer din mensuplarından devşirilmiş olmalıdır. Reiki’nin kullandığı “el içinde 3 balık”, Yahudi Kabbala’sında da bulunmaktadır. Budapeşte’de müze olarak işletilen bir sinagog ziyaretimde, bu el figürünü, hediyelik eşya bölümünde fotoğraflama imkânım olmuştu. Maalesef bu el figürü, son yıllarda, içerisine “Allah” lafzı yazılarak pazarlanmaya başlanmıştır. Korunma amacıyla mekânlara asıldığı veya takı olarak kullanıldığı görülmektedir.

 


[1] Arıcı, H. Y, Modern Şifacılık Yönelimleri, RTE Ün. İlahiyat Fakültesi Dergisi 19 (2021): 291-324

[2] Akova, Z. Şifa Akımları

[3] Pearl, D. (2011). Tekrar Bağlantı. İstanbul: Butik Yayıncılık, s. 78.

[4] Şuarâ, 80

[5] Buhari, Kitab-ü’Tıp, 1926

[6] Brennan, B. A. Işığın Elleri. İstanbul: Meta. s. 212.

[7] Fatih Şahin, Budizm’de Nirvana Anlayışı, Kayseri, 2005, s.89-90.

[8] https://islamansiklopedisi.org.tr/hinduizm

[9] Zilzal, 99/7,8

[10] Zariyat, 51/56

[11] Araf, 7/54

[12] Ebu Davud, Tıp 17,Nr.3883

[13] https://islamansiklopedisi.org.tr/rukye

[14] Müslim, Okuyarak Tedavi Kitabı, 1468


Yorumlar (0)

Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.

Herhangi bir şey arayın...