Özetle:

·  Hal İlmi anlayışında istihare, keşif, ilham ve kalp gözü gibi kavramlara geçmişi ve görünmeyen âlemi öğrenme işlevleri yüklenmektedir.

·  Özel manevî bilgi ve yetenek iddiaları, bazı kişilerin seçilmiş veya ayrıcalıklı bir manevî konuma sahip olduğu algısını oluşturabilmektedir.

·  İstihare, geçmişteki olayları veya tarihî şahsiyetlerin soy bağlarını öğrenme yöntemi değil, yapılacak bir iş hakkında Allah'tan hayırlısını isteme ibadetidir.

·  Keşif, ilham ve ledünnî bilgi iddiaları, Kur'an ve sahih sünnetin yerine geçebilecek, herkesi bağlayan kesin bilgi kaynakları değildir.

·  Vefat etmiş velilerle görüşüldüğü ve onlardan talimat alındığı iddiaları, kabir ziyaretinin meşruiyetinden ayrı değerlendirilmelidir.

·  Görünmeyen ordular, metafizik saldırı merkezleri ve depremleri yönetme iddiaları, cinlerin ve şeytanların varlığına ilişkin İslamî inançla aynı kesinlikte kabul edilemez.

·  Mehdi, Deccal ve Hz. İsa hakkında belirli tarihler verilmesi, sahih rivayetlerde bulunmayan bilgilerin dinî kesinlikle sunulması tehlikesini taşımaktadır.

·  Olağanüstü manevî tecrübeler, bunlardan çıkarılan sonuçların doğru veya Allah tarafından bildirilmiş olduğunu kendiliğinden kanıtlamaz.

Giriş

Maneviyat ve metafizik alanında ortaya çıkan bazı yaklaşımlarda istihare, keşif, ilham, kalp gözü ve ledünnî ilim gibi İslamî kavramlara, gelenekteki anlamlarından farklı işlevler yüklenmektedir. “Hal İlmi” adıyla ifade edilen anlayış, bu tür iddiaları bir arada değerlendirmeye elverişli bir örnektir. Bu anlayışta istihare ve keşif yoluyla geçmişte yaşanmış olayların öğrenilebildiği, vefat etmiş velilerle iletişim kurulabildiği, görünmeyen âlemde gerçekleştiği ileri sürülen hadiselerden haber alınabildiği ve geleceğe ilişkin bazı bilgilere ulaşılabildiği iddia edilmektedir.

Bu yazıda geçmişten haber alma, vefat etmiş şahsiyetlerle manevî görüşme, görünmeyen ordulara müdahale ve geleceğe ilişkin bilgi edinme iddiaları ele alınmaktadır. Amaç, anlatımların sahiplerini teşhis etmek değil, ortaya konulan düşüncelerin Kur’an, sahih sünnet ve İslamî bilgi anlayışı bakımından taşıdığı sorunları açıklamaktır. Somut örnekler, iddiaların ne anlama geldiğini görünür kılmak için kullanılmıştır. Bir iddianın dile getirilmiş olması onun doğru olduğunu göstermez; aynı şekilde bir iddianın eleştirilmesi, onu dile getiren kişinin niyeti veya imanıyla ilgili hüküm vermek anlamına gelmez.

1. Özel Manevî Yetkinlik Ve Seçilmişlik Algısı

Özel manevî bilgi edinme yeteneğine sahip olunduğu düşüncesi, bu yaklaşımın merkezinde yer almaktadır. İstihare, keşif, ilham ve kalp gözü yalnızca kişinin iç dünyasıyla ilgili tecrübeler olarak değil; tarihî olayları öğrenme, görünmeyen âlemden haber alma ve manevî görevler yürütme araçları olarak da anlatılmaktadır. Bu yeteneklerin yalnızca bir kişiye mahsus olduğu ileri sürülmemekte, Allah’ın lütfuyla başka kişilerde de bulunabileceği belirtilmektedir. Bununla birlikte anlatılanların doğrulanabilirliği ve dinî bilgi değeri ayrı bir meseledir.

Allah tarafından özel bilgi verildiği iddiası: “Rabbimin bahşettiği bir ilim var ki keşif yoluyla, zuhuratla, istihareyle, kalp gözüyle gibi hepsi aslında aynı şey” ifadesiyle birbirinden farklı kavramlar aynı bilgi edinme sürecinin parçaları olarak sunulmaktadır. Burada önemli olan, kişinin Allah’ın lütfuna inanması değil; elde edildiği ileri sürülen bilgilerin hangi ölçüyle doğrulanacağıdır.

Manevî davet ve bilgilerin tercümanlığı iddiası: “Bilginin aslı neyse onu alabilmek için davet edildiğimizde gidip size sadece tercümanlık yapıyoruz. Rabbim doğrusunu bilir” sözleri, bilginin kişisel araştırma veya yorumun ötesinde bir kaynaktan alındığı izlenimini vermektedir. “Rabbim doğrusunu bilir” kaydı kesinlik iddiasını sınırlasa da manevî davetin ve bilginin kaynağı açıklığa kavuşmamaktadır.

Manevî dijital kütüphaneye erişim iddiası: Geçmişte yaşanmış olaylara ve görünmeyen âleme ilişkin bilgilerin alınabildiği “manevî dijital kütüphane”den söz edilmektedir. Bu kaynağa herkesin erişemeyeceği, belirli manevî özelliklere sahip kişilerin ulaşabileceği düşüncesi dile getirilmektedir. Ancak böyle bir bilgi kaynağının varlığını ve aktarılan bilgilerin doğruluğunu gösterecek bağımsız bir ölçüt ortaya konulmamaktadır.

Manevî yeteneği olanlarla diğer insanlar arasında ayrım yapılması: “Bunu bir özelliği olan kardeşlerimize bu bilgi, diğerleri bunlar safsata diyebilir. Anlamaz” ifadesinde, eleştirilerin bazen delil yetersizliği yerine eleştiren kişinin özel bir manevî yeteneğe sahip olmamasıyla açıklanabileceği görülmektedir. Oysa bir itirazın geçerliliği, itirazı yapan kişinin olağanüstü tecrübe yaşayıp yaşamamasına bağlı değildir.

Görünmeyen âlemde özel görevler üstlenildiği iddiası: Türkiye’ye yönelik olduğu ileri sürülen metafizik saldırıların takip edilmesi, şeytanî orduların faaliyetlerinin araştırılması ve saldırı merkezlerine müdahale edilmesi gibi görevler anlatılmaktadır. “Metafizik savaşlar üzerine biz de gayret ediyoruz” ifadesi, manevî bilginin görünmeyen olaylara müdahale yetkisiyle birleştirildiğini göstermektedir. Bu iddiaların ayrıntıları dördüncü bölümde ele alınacaktır.

Manevî bilginin otoriteye dönüşmesi: Geçmiş hakkında özel bilgiler alındığı, görünmeyen olayların takip edildiği ve manevî görevler yürütüldüğü anlatıldığında, dinleyiciler nezdinde özel bir otorite algısı oluşabilir. Bununla birlikte bu anlatımlardan hareketle herhangi bir kişinin kendisini açıkça seçilmiş ilan ettiği sonucuna varılamaz. Eleştirilmesi gereken, kişilerin niyetleri değil, doğrulanamayan bilgilerin başkaları için bağlayıcı hâle gelme ihtimalidir.

Değerlendirme

İslam'da Allah'ın bazı kullarına hikmet, basiret ve çeşitli nimetler vermesi kabul edilmektedir. Kur'an'da Allah'ın veli kullarından söz edilmekte ve onların iman ve takva sahibi kimseler olduğu bildirilmektedir (Yûnus 10/62–63). Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu, Allah'ın veli kullarında keramet meydana getirmesini de mümkün görmüştür. Ancak keramet sahibi olmak ile dinî açıdan üstün veya yanılmaz bir bilgi kaynağı olmak aynı şey değildir. Kur'an'da “Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır” buyurulmaktadır (Hucurât 49/13). Bu ayete göre manevî üstünlüğün temel ölçüsü, olağanüstü hadiseler yaşamak veya başkalarının bilmediği bilgilere ulaşmak değil, takvadır. Bir insanın keşif, ilham veya keramet yaşadığını ileri sürmesi, onun Allah katındaki derecesinin yüksek olduğunu göstermez.

Seçilmişlik algısının en önemli tehlikesi, kişinin yaşadığı olağanüstü tecrübeleri kendisine verilmiş özel bir makamın delili olarak görmeye başlamasıdır. Kur'an'da “Kendinizi temize çıkarmayın. Kimin takva sahibi olduğunu en iyi O bilir” buyurulmaktadır (Necm 53/32). Bu ayet, insanın kendi manevî derecesi hakkında kesin hüküm vermemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bir kişinin kendisine Allah tarafından özel görevler verildiğine inanması, bu görevlerin gerçekten ilahî kaynaklı olduğunu kanıtlamaz. Bunun yanında keşif ve ilham gibi kişisel tecrübeler, peygamberlere gelen vahiy gibi yanılmaz ve bütün Müslümanları bağlayan bilgiler kabul edilmez. Dolayısıyla bir insanın kendisine manevî bilgi verildiğini söylemesi, bu bilginin Allah tarafından bildirildiğinin yeterli delili değildir.

Neden Bioenerjiyi Bıraktım? adlı kitabımda bu konuyu “Uygulayıcıların Seçilmişlik Hissi Yaşamaları” başlığı altında ele almıştım. Bioenerji ve benzeri uygulamalarla ilgilenen bazı kişilerin, gördükleri rüyaları, yaşadıkları olağanüstü hadiseleri ve kendilerine bildirildiğini düşündükleri bilgileri özel bir manevî makama sahip olduklarının işareti olarak yorumladıklarını anlatmıştım. Bu süreçte, eğitimlerine katıldığım kişilerden birinin kendisini ilk yedi, diğerinin ise üç yüz evliyadan biri olarak gördüğüne şahit olmuştum. Bu kişiler, yaşadıklarını düşündükleri manevî tecrübeleri Allah katında özel bir konuma sahip olduklarının göstergesi olarak değerlendiriyorlardı. Benzer şekilde, manevî rehberlerden bilgi aldığını düşünen kişilerde de kendilerini başkalarından farklı görme eğilimi ortaya çıkabilmektedir. Özellikle bu kişilerin çevresinde kendilerine hayranlık duyan bir topluluk oluştuğunda, aktardıkları bilgilerin sorgulanması zorlaşabilmektedir. Bununla birlikte böyle bir sonucun her uygulayıcıda mutlaka ortaya çıktığı söylenemez.

Burada dikkat edilmesi gereken, özel bilgi ve görev iddialarının nasıl bir manevî otorite oluşturduğudur. Bir insanın samimiyetine güvenmek, aktardığı her bilginin doğru olduğunu kabul etmeyi gerektirmez. Kur’an’ın “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme” uyarısı (İsrâ 17/36), manevî tecrübelere dayanan açıklamaların da sorgulanabileceğini gösterir. Bir iddiayı sorgulamak, onu dile getiren kişinin imanını veya niyetini yargılamak değildir.

2. İstihare, Keşif Ve Özel Bilgi İddiaları

İstihare, keşif, zuhurat, kalp gözü ve ledünnî bilgi gibi kavramlar, tarihî ve gaybî konularda bilgi edinmenin ortak yolları olarak ele alınmaktadır. Burada mesele, bu kavramların İslamî literatürde bulunması değil, onlara sünnette veya muteber kaynaklarda temellendirilmeyen yeni işlevler yüklenmesidir.

Seyit Ali Sultan’ın nesebinin istihareyle belirlenmesi: Seyit Ali Sultan’ın Hacı Bektaş Veli’nin öz oğlu olup olmadığına ilişkin tarihî tartışmanın istihareyle çözülebileceği ileri sürülmüş; “Bizim istihareden aldığımız bilgileri aktarmak istiyorum” denildikten sonra “Kesinlikle Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin evladı değil” hükmü verilmiştir. “Bunu tabii ki Rabbimin izniyle istihareyle aldık. Bunu da söyleyelim. Leduni bilgi olduğunu bilin” ifadesiyle tarihî bir nesep meselesi, kişisel manevî tecrübeden elde edildiği söylenen bilgiye dayandırılmıştır.

İstihare, keşif, zuhurat ve kalp gözünün aynı yöntem sayılması: “Keşif yoluyla, zuhuratla, istihareyle, kalp gözüyle” elde edilen bilginin aynı mahiyette olduğu ifade edilmektedir. Oysa bu kavramların İslamî gelenekteki anlamları ve kullanım alanları farklıdır. Özellikle istihareyi geçmişteki olayları kesin biçimde öğrenme yöntemine dönüştürmek, sünnetteki uygulamasından ayrılmaktadır.

Geçmişin kalp gözüyle görüldüğü iddiası: Selanik’teki tarihî yapıların eski durumlarının manevî yolla gösterildiği ve böylece geçmişe ilişkin bilgilerin öğrenildiği anlatılmaktadır. Burada kalp gözü, manevî basiret anlamının ötesinde, tarihî olayları doğrudan görmeye yarayan bir yetenek olarak kullanılmaktadır. Böyle bir görünün tarihî belgeyle aynı değerde kabul edilmesi ayrıca gerekçelendirilmelidir.

Görünmeyen kaynaklardan yol tarifi alınması: Selanik’te bir yere ulaşılırken “Yakın bir yere gelince sağdan yukarı çık dediler. Sağa dön, sola dön” şeklinde yönlendirmeler alındığı anlatılmaktadır. Buradaki sorun yol tarifinin doğru çıkıp çıkmamasından önce, yönlendirmeyi yapanın kim olduğu ve bilginin kaynağının nasıl belirlendiğidir.

Tarihî iddiaların manevî yolla kesinleştirilmesi: Bir nesep tartışmasının istihareyle çözüldüğü veya bir yapının geçmişinin kalp gözüyle öğrenildiği söylendiğinde, kişisel tecrübe tarihî araştırmanın yerine geçirilmiş olur. Oysa bir olayın geçmişte gerçekleştiği iddiası, mümkün olduğunca belge, güvenilir rivayet ve karşılaştırılabilir bulgularla değerlendirilmelidir.

Değerlendirme

İstiharenin sünnetteki amacı: İstihare, Hz. Peygamber'in öğrettiği meşru bir ibadettir. Ancak amacı geçmişte yaşanmış olayları öğrenmek, tarihî ihtilafları çözmek veya bilinmeyen bilgileri keşfetmek değildir. Câbir b. Abdullah'ın rivayet ettiği hadiste Resûlullah, bir iş yapmayı düşünen kişinin iki rekât namaz kılarak Allah'tan o iş kendisi için hayırlıysa kolaylaştırmasını, zararlıysa kendisinden uzaklaştırmasını istemesini öğretmiştir (Buhârî, Teheccüd, 25). İstihare duasındaki “Sen bilirsin, ben bilmem. Sen gaybları hakkıyla bilensin” ifadesi, bu ibadetin bilinmeyeni öğrenmekten ziyade Allah'ın bilgisine ve takdirine güvenmeye dayandığını göstermektedir. Dolayısıyla Seyit Ali Sultan'ın nesebinin istihareyle kesin olarak belirlendiği iddiası, istihareye sünnette bildirilmeyen bir işlev yüklemektedir.

Keşif, ilham ve kalp gözünün bilgi değeri: Bu kavramların tasavvuf literatüründe karşılıkları bulunmaktadır. Ancak kişisel manevî tecrübeler, peygamberlere gelen vahiy gibi yanılmaz ve başkalarını bağlayan bilgi kaynakları değildir. Bir insanın geçmişteki olayları gördüğünü veya kendisine özel bilgiler bildirildiğini söylemesi, bu bilgilerin doğruluğunu kendiliğinden ispatlamaz. Özellikle tarihî meselelerde belgeler, güvenilir rivayetler ve diğer araştırma yöntemleri yerine kişisel keşiflerin esas alınması, doğrulanamayan bilgilerin kesin gerçekler olarak kabul edilmesine yol açabilir. Kur'an'ın “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme” (İsrâ 17/36) uyarısı, bu konuda temel bir ölçü ortaya koymaktadır. Bu konuda şu yazıma bakılabilir: Gizemli Dil Kullanımı ve Gizli Olanı Bilme

Ledünnî bilginin yanlış yorumlanması: Ledünnî ilim ile gayb bilgisi arasındaki ilişkinin doğru anlaşılması, bu tür manevî iddiaların değerlendirilmesi bakımından önemlidir. Kur'an'da Hz. Musa ile kendisine Allah katından özel bilgi verilen kulun kıssası (Kehf 18/65–82), Allah'ın bazı kullarına özel bilgiler verebileceğini göstermektedir. Ancak bu olaydan hareketle günümüzde herhangi bir kişinin istihare, keşif veya kalp gözü yoluyla gaybı öğrenebildiği ve elde ettiği bilgilerin ilahî kaynaklı olduğu sonucuna ulaşılamaz. Bu konunun Kur'an ayetleri ve İslam âlimlerinin açıklamaları çerçevesinde daha ayrıntılı değerlendirmesi için “Ledün İlmi ve Havasçıların Gaybı Bilmesi” başlıklı makaleme bakılabilir.

Bilginin kaynağının belirsizliği: Bazı bilgilerin kalp gözüyle görüldüğü, bazılarının ise görünmeyen kaynaklardan yönlendirme olarak alındığı anlatılmaktadır. Böyle bir bilginin Allah tarafından bildirildiğine hükmetmek için kişinin kendi kanaati yeterli değildir. Kur’an, Allah hakkında bilgi sahibi olunmayan şeylerin söylenmesini yasaklamaktadır (A’râf 7/33). Bu sebeple “ledünnî bilgi” nitelemesi, doğrulama ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Neden Bioenerjiyi Bıraktım? adlı kitabımda, manevî rehberlerle iletişim kurmak ve üçüncü gözün açılması amacıyla başladığım bir uygulamayı anlatmıştım. Bu çalışma sırasında gördüğüm bazı rüyaları başlangıçta özel bir manevî anlam taşıyabilecek tecrübeler olarak değerlendirmiştim. Ancak uygulamanın Hz. Peygamber'in ve sahabenin hayatında güvenilir bir karşılığını bulamadığım için çalışmayı 13. gününde sonlandırmıştım. Bu tecrübe, olağanüstü olduğu düşünülen olayların dinî bakımdan doğru ve güvenilir kabul edilmesi için yalnızca kişisel yaşantıların yeterli olmadığını fark etmem açısından önemliydi.

İstihare, keşif ve ilham gibi kavramların İslamî gelenekte bulunması, bunlara yüklenen her işlevin dinî bakımdan meşru olduğu anlamına gelmez. İstihareyle tarihî bir nesebin kesinleştirilmesi, kalp gözüyle geçmişteki olayların öğrenildiğinin ileri sürülmesi veya görünmeyen kaynaklardan alınan yönlendirmelerin güvenilir bilgi kabul edilmesi, bu kavramların sünnette ve muteber dinî kaynaklarda belirlenen sınırları açısından ayrıca değerlendirilmelidir. Buradaki temel sorun, manevî tecrübenin varlığından ziyade, bu tecrübeden elde edildiği söylenen bilgilerin doğrulanmadan kesin gerçekler olarak sunulmasıdır.

3. Türbe Ziyaretleri Ve Vefat Etmiş Velilerle Görüşme İddiaları

Vefat etmiş dinî şahsiyetlerle manevî iletişim kurulabildiği ve onlardan bilgi veya yönlendirme alınabildiği iddiası, bu yaklaşımın dikkat çekici bir yönüdür. Türbe ziyaretleri sırasında yaşandığı anlatılan olağanüstü tecrübeler, kabir ziyaretinin meşruiyetinden ayrı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü burada mesele yalnızca geçmişte yaşamış bir âlimi veya veliyi anmak değil, onun günümüzdeki olaylarla ilgili konuştuğunun ileri sürülmesidir.

Hacı Bektaş Veli’den uyarı alındığı iddiası: Hacı Bektaş Veli ile manevî bağlantı kurulduğu ve kendisinden “Sen benim misafirlerime niye karışıyorsun?” şeklinde bir karşılık alındığı anlatılmaktadır. Bu söz, tarihî bir şahsiyetin günümüzdeki ziyaretçiler hakkında bilgi sahibi olduğu ve yaşayan bir kişiyi uyardığı iddiasını içermektedir. Ancak sözün gerçekten Hacı Bektaş Veli’ye ait olduğu, yalnızca bu tecrübenin anlatılmasıyla ispatlanmış olmaz.

Seyit Ali Sultan tarafından çağrılma ve tarihî bilgilerin düzeltilmesi: Seyit Ali Sultan’ın bulunduğu bölgeye yapılan ziyaretin manevî bir çağrı üzerine gerçekleştiği ileri sürülmekte; “Buranın manevi komutanı burada çağırdı, bilgisini verdi. Kendisiyle ilgili konuyu düzelttirdi” denilmektedir. Böylece vefat etmiş bir şahsiyetin kendi tarihî kimliğiyle ilgili tartışmaya müdahale ettiği iddia edilmektedir. Bu iddianın doğruluğu, tarihî şahsiyetin saygınlığından bağımsız olarak değerlendirilmelidir.

Türbe ziyaretlerinin manevî görevlere bağlanması: Kırklareli’ndeki Hızır Baba makamı, Seyit Ali Sultan’ın türbesi ve Selanik’e uzanan ziyaretler, yalnızca tarihî geziler olarak değil, yerine getirilmesi gereken manevî görevler şeklinde anlatılmaktadır. “Oradaki görev tamamlandı. Oradaki zatın işte iletilmesini istediği şeyler iletildi” ifadesi bu yaklaşımı göstermektedir. Bununla birlikte her ziyaret edilen şahsiyetin bizzat konuştuğu veya talimat verdiği sonucuna varılmamalıdır.

Değerlendirme

Kabir ziyareti ile vefat etmiş kişilerden yardım veya bilgi istemek birbirinden ayrılmalıdır. İslam'da kabir ziyareti, ölümü ve ahireti hatırlamak, ibret almak ve vefat eden Müslümanlar için dua etmek amacıyla meşru kabul edilmiştir. Hz. Peygamber, daha önce yasakladığı kabir ziyaretine sonradan izin vermiştir (Müslim, Cenâiz, 106). Dolayısıyla bir velinin veya âlimin kabrini ziyaret etmek, tek başına şirk ya da bid'at olarak değerlendirilemez. Ancak vefat etmiş bir kişiden Allah'a mahsus yetkilerle yardım beklemek, ona ibadet niteliğinde yönelmek veya kendisinde bağımsız bir gayb bilgisi bulunduğuna inanmak farklı bir meseledir. Kur'an'da “Allah'ı bırakıp sana fayda da zarar da veremeyecek şeylere yalvarma” buyurulmaktadır (Yûnus 10/106). Bununla birlikte kabir ziyaretinde selam vermek ve ölen kişi için Allah'a dua etmek, ölüden yardım talep etmekle karıştırılmamalıdır. Tevessülün bazı biçimleri hakkında İslam âlimleri arasında görüş ayrılıkları bulunduğu da dikkate alınmalıdır.

Berzah hayatı, ölenlerin yaşayanlarla sürekli iletişim kurduğunu göstermez. Kur'an'da ölümün ardından yeniden dirilişe kadar bir berzah bulunduğu bildirilmektedir (Mü'minûn 23/99–100). Ancak berzah hayatının varlığından hareketle vefat etmiş kişilerin dünyadaki bütün olayları bildikleri, diledikleri insanlarla görüşebildikleri veya yaşayanlara düzenli olarak talimat verdikleri sonucuna ulaşılamaz. Bu konularda güvenilir dinî delillerin ortaya koyduğu sınırların ötesine geçilmemelidir. Hacı Bektaş Veli'nin ziyaretçilere kızdığı veya Seyit Ali Sultan'ın kendi nesebine ilişkin bilgileri düzelttirdiği yönündeki anlatımların doğruluğu, yalnızca bunları aktaran kişinin manevî tecrübesine dayanılarak kabul edilemez.

Tasavvuf geleneğindeki manevî görüşme anlatıları da doğrulama problemini ortadan kaldırmaz. Tasavvuf tarihinde, vefat etmiş bir mürşidden manevî feyiz veya eğitim alındığının ileri sürüldüğü Üveysîlik anlayışı bulunmaktadır. Bu nedenle geçmişte hiçbir Müslümanın böyle bir tecrübe yaşadığını iddia etmediğini söylemek doğru değildir. Ancak tarih boyunca benzer anlatıların bulunması, günümüzdeki her görüşme iddiasının doğru olduğunu göstermez. Özellikle görüldüğü veya sesi işitildiği ileri sürülen kişinin gerçekten iddia edilen şahsiyet olup olmadığının belirlenmesi önemli bir meseledir.

Neden Bioenerjiyi Bıraktım? adlı kitabımda bu konuda yaşadığım tecrübeleri ayrıntılı biçimde anlatmıştım. Bioenerji eğitimleri sırasında bazı uygulayıcıların Mevlânâ, İbn Sînâ, Lokman Hekim ve başka tarihî şahsiyetlerle görüştüklerini ileri sürdüklerine şahit olmuştum. Katıldığım eğitimlerden birinde, eğitmenin kardeşi onun açık tuttuğu eline bakarak yarı trans hâline geçiyor ve Mevlânâ adına konuşmaya başlıyordu. Bu görüşmelerde hastalar hakkında sorular soruluyor, yeni şifa teknikleri ve zikir tavsiyeleri alındığı ileri sürülüyordu. Hatta bazı görüşmelere Hz. Peygamber'in ve Lokman Hekim'in de katıldığı iddia edilmişti.

Bu uygulamalar sırasında dikkatimi çeken olaylardan biri, bir katılımcının çocukluk döneminde yaşadığı çene kırığının, Mevlânâ olduğu ileri sürülen varlık tarafından bilinmesiydi. Ardından aynı varlığın kişinin bedenine girerek enerji akışını değiştirdiği anlatılmıştı. Başlangıçta bu tür hadiseler oldukça etkileyici görünüyordu. Ancak daha sonra aynı varlığa yönelttiğim bir soruya tatmin edici cevap alamamam, görüşülen varlığın gerçekten Mevlânâ olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler yaşamama neden olmuştu. Kitabımda bu tecrübeyi değerlendirirken şu soruyu sormuştum: “Peki biz kiminle görüşüyorduk!..” Bu konuda şu yazıma bakılabilir: Bioenerji ile Tanışmam ve Eğitim Sürecim

Bu örnek, bir varlığın kendisini Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli veya başka bir dinî şahsiyet olarak tanıtmasıyla onun gerçekten o kişi olduğunun ispatlanması arasındaki farkı göstermektedir. Geçmişe ait bazı bilgilerin doğru aktarılması da görüşülen kişinin iddia edilen şahsiyet olduğunu veya iletişimin ilahî kaynaklı bulunduğunu kanıtlamaz. Kur'an, insan ve cin şeytanlarının aldatıcı telkinlerde bulunabileceğini bildirmektedir (En'âm 6/112). Dolayısıyla bu tür anlatılarda şeytanî aldatma ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır.

Buradaki temel problem, vefat etmiş velilere nispet edilen sözlerin ve talimatların doğruluğunun nasıl belirleneceğidir. Hacı Bektaş Veli'nin bir ziyaretçiye kızdığı, Seyit Ali Sultan'ın kendi tarihî kimliği hakkında bilgi verdiği veya Dursun Fakih'in geleceğe ilişkin bildirilerde bulunduğu iddiaları, bu şahsiyetlerin tarihî ve manevî itibarını günümüzdeki kişisel tecrübelerin doğruluğuna dayanak hâline getirmektedir. Oysa söz konusu şahsiyetlerin gerçekten böyle açıklamalar yaptıkları bağımsız olarak doğrulanamamaktadır. Bu nedenle kabir ziyaretinin meşruiyeti, vefat etmiş kişilerle iletişim kurulduğu iddiası ve bu iletişimden elde edildiği söylenen bilgilerin dinî değeri birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

4. Metafizik Merkezler Ve Manevî Savaş İddiaları

Görünmeyen orduların belirli coğrafi merkezlerden Türkiye’ye saldırdığı ve bu saldırılara manevî yollarla karşılık verilebildiği ileri sürülmektedir. Ege Denizi, Selanik, Mudanya ve İstanbul çevresinde anlatılan hadiseler, cin ve şeytanların varlığına ilişkin genel dinî inançtan farklı olarak belirli yerler ve olaylar hakkında somut iddialar içermektedir.

Ege Denizi’nden Türkiye’ye yönelen şeytanî ordular: “Kalp gözünden bakınca Ege Denizi ve etrafında bitmeyen siyahlık diyelim. Siyahlık dediğimiz şeytani orduların toplaşıp da hücum ettiği alanlar” sözleriyle Ege çevresinde görünmeyen orduların bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu orduların Gökçeada, Çanakkale, Bursa, Konya ve İstanbul’a, özellikle Ayasofya çevresine yöneldiği; hareketlerinin siyah bulutlar veya dumanlar şeklinde görüldüğü anlatılmaktadır. Bu tasvirlerin somut saldırı güzergâhlarını gösterdiği ayrıca kanıtlanmış değildir.

Selanik’te metafizik saldırı merkezi bulunduğu iddiası: Türkiye’ye ve Ege çevresine yöneldiği söylenen saldırıların Selanik’teki bir merkezden yönetildiği ileri sürülmektedir. “Burası bir metafizik merkezi” ifadesiyle tanımlanan yapının geçmişi binlerce yıl öncesine götürülmekte ve Kabalacılarla ilişkilendirilmektedir. Ancak böyle bir merkezin varlığına, işlevine ve tarihine ilişkin güvenilir delil sunulmadığı için bu anlatı belirli bir dinî veya etnik topluluk hakkında kanıtlanmış bir bilgi sayılamaz.

Yeraltı yapısı ve Kudüs bağlantısı: Selanik’te “boru tüneli” diye nitelendirilen bir yeraltı yapısının Kudüs’e yöneldiği, bu yönün önce manevî olarak bildirildiği, sonra haritayla karşılaştırıldığı anlatılmaktadır. Yapının Hz. Musa dönemine kadar uzandığı ve farklı topluluklarca metafizik amaçlarla kullanıldığı da ileri sürülmektedir. Ancak bir yapının harita üzerindeki yönü, onun tarihî geçmişi veya metafizik işlevi hakkında tek başına delil oluşturmaz.

Görünmeyen merkezlere müdahale iddiası: Metafizik saldırı merkezlerinin kalp gözüyle araştırıldığı, yerlerinin belirlendiği ve etkisiz hâle getirilmeye çalışıldığı anlatılmaktadır. Bazı merkezlerin müdahaleden sonra yeniden faaliyete geçtiği de ileri sürülmektedir. Bu tür açıklamalarda iddia edilen müdahalenin gerçekleştiği ve sonuç verdiği hangi bağımsız ölçütlerle belirleneceği açık değildir.

Mudanya’da metafizik savunma merkezi oluşturulması: Bursa’nın Mudanya ilçesi çevresinde, görünmeyen saldırılara karşı bir savunma merkezi kurulması gerektiğine dair manevî yönlendirmeler alındığı anlatılmaktadır. Böylece Selanik’te bulunduğu ileri sürülen saldırı merkezi ile Türkiye’de kurulması düşünülen savunma merkezi arasında görünmeyen bir mücadele ilişkisi kurulmaktadır. Bu merkezlerin ne şekilde çalışacağına ilişkin doğrulanabilir bir açıklama bulunmamaktadır.

İstanbul depremlerinin metafizik müdahalelerle ilişkilendirilmesi: İstanbul’daki 6,2 büyüklüğündeki depremden sonra depremin metafizik bir kaynağının araştırıldığı, gemilerden gelen sinyal ve frekansların manevî yolla gösterildiği anlatılmaktadır. Ayrı bir anlatımda ise görünmeyen bir merkezde düğmeye basılmasıyla 4,2 büyüklüğündeki depremin meydana gelmesi arasında bağlantı kurulmakta; “Oradaki düğmeye basmayla İstanbul’da 4.2’lik depremin olması saniyelik oldu” denilmektedir. Burada iki ayrı olay söz konusudur: 6,2 büyüklüğündeki deprem araştırmaya gerekçe gösterilirken, 4,2 büyüklüğündeki deprem görünmeyen müdahaleyle ilişkilendirilmektedir. Eşzamanlılık iddiası, nedenselliğin kanıtı değildir.

Şeytanî ordulara karşı metafizik savaş yürütülmesi: “Biz de şeytana musallat oluyoruz”, “Şeytanın şeytanıyız” ve “Metafizik savaşlar üzerine biz de gayret ediyoruz” ifadeleriyle görünmeyen ordulara karşı faaliyet yürütüldüğü anlatılmaktadır. Bu anlatım, şeytanın vesvesesine karşı iman, dua ve takvayla mücadele etmenin ötesinde, görünmeyen askerî bir çatışmaya müdahale edildiği iddiasını taşımaktadır.

Dua ve zikrin metafizik savaşa bağlanması: “Biz bundan sonra duaya, zikre ya da manevi yönden manevi ordularla bakalım ne olacak” ifadesinde dua ve zikir, görünmeyen ordularla mücadele anlatısının içinde yer almaktadır. Dua ve zikir İslam’da meşru ibadetlerdir; ancak bunların belirli görünmeyen merkezlere müdahale eden bir teknik olarak sunulması ayrıca delil gerektirir.

Değerlendirme

Şeytanın varlığı ile görünmeyen askerî merkezler bulunduğu iddiası birbirinden ayrılmalıdır. Kur'an, cinlerin ve şeytanların varlığını, insanları saptırmaya yönelik faaliyetlerini ve müminlerin şeytanın vesveselerine karşı Allah'a sığınmaları gerektiğini açıkça bildirmektedir. İblis'in insanları Allah'ın yolundan uzaklaştırmak amacıyla çeşitli yönlerden yaklaşacağını söylediği haber verilmiştir (A'râf 7/16–17). Buna karşılık müminlere Allah'a sığınmaları, şeytanın telkinlerine uymamaları ve O'na tevekkül etmeleri emredilmiştir (Nahl 16/98–100). Ancak şeytanların varlığına iman etmekle belirli şehirlerde görünmeyen askerî merkezler bulunduğunu, bu merkezlerden Türkiye'ye saldırılar düzenlendiğini veya depremlerin buradan yönetildiğini kabul etmek aynı şey değildir. Birincisi vahye dayanan dinî bir inançtır; ikincisi ise ayrıca delillendirilmesi gereken somut iddialardan oluşmaktadır.

Kur'an'da görünmeyen ordulardan söz edilmesi, insanların bu orduları yönetebileceğini göstermez. Kur'an'da Allah'ın müminlere görünmeyen ordularla yardım ettiği bazı olaylar anlatılmaktadır. Bedir Savaşı'nda meleklerle yardım edilmesi (Enfâl 8/9–12) ve Hendek Savaşı'nda müminlerin görmediği orduların gönderilmesi (Ahzâb 33/9) bunların örnekleridir. Ancak bu hadiseler, Allah'ın vahiy yoluyla haber verdiği özel olaylardır. Bunlardan hareketle günümüzde belirli kişilerin görünmeyen ordulara komuta ettiği, metafizik savaşların seyrini belirlediği veya ülkelerin güvenliği için görünmeyen askerî merkezler oluşturduğu sonucuna ulaşılamaz. Böyle bir yetkinin bulunduğunun ileri sürülmesi, ayrıca güvenilir dinî delil gerektirir.

Dua ve zikirle Allah'tan yardım istemek meşrudur; bunları görünmeyen orduları yönetmeye yarayan özel bir teknik olarak sunmak ise farklı bir iddiadır. Müslümanların savaş, zulüm ve felaket zamanlarında dua etmeleri, Allah'a sığınmaları ve O'ndan yardım istemeleri dinî bakımdan meşrudur. Ancak kişinin dua etmesiyle belirli bir olayın gerçekleşmesi arasında doğrudan nedensellik bulunduğunu veya duası sayesinde görünmeyen orduların harekete geçtiğini kesin olarak söylemek mümkün değildir. Hz. Peygamber'in öğrettiği korunma yolları arasında dua, zikir ve Kur'an okumak bulunmaktadır. Buna karşılık sahih sünnette müminlerin şeytanî orduların coğrafi merkezlerini keşfetmek veya bu merkezlere karşı metafizik operasyonlar düzenlemekle görevlendirildiğini gösteren bir uygulama bulunmamaktadır.

Selanik’teki metafizik merkez ve tarihî bağlantılar doğrulanmış bilgiler değildir. Kalp gözüyle görüldüğü söylenen siyah bulutlar, belirli coğrafi güzergâhlarda şeytanî orduların hareket ettiğini kanıtlamaz. Bir yeraltı yapısının Kudüs yönünde uzandığının ileri sürülmesi de onun binlerce yıllık metafizik geçmişi bulunduğunu göstermez. Bu tür iddialar tarihî belgelerle desteklenmedikçe, özellikle dinî topluluklara yönelik suçlamalara dayanak yapılamaz.

Depremlerin metafizik saldırılarla ilişkilendirilmesi ayrıca değerlendirilmelidir. Depremler, yer kabuğundaki faylar ve tektonik hareketlerle açıklanan fiziksel olaylardır. Görünmeyen bir merkezde düğmeye basılmasıyla İstanbul’da 4,2 büyüklüğünde deprem meydana geldiği iddiası, bağımsız delil olmadan kabul edilemez. İki olayın aynı anda yaşandığının söylenmesi, birinin diğerine sebep olduğunu göstermez. Kur’an’ın “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme” uyarısı (İsrâ 17/36), toplumsal kaygı doğurabilecek açıklamalarda da ihtiyatı gerektirir.

Bu anlatılarda dikkat çeken bir başka husus, doğrulanmamış bilgilerin birbirini destekleyen kapsamlı bir açıklama sistemine dönüşmesidir. Önce kalp gözüyle siyah bulutların görüldüğü söylenmekte, ardından bu bulutlar şeytanî ordular olarak tanımlanmakta, orduların hareketlerinden saldırı güzergâhları çıkarılmakta ve nihayet belirli depremlerle ilişki kurulmaktadır. Her aşama, bir önceki iddianın doğru olduğu varsayımı üzerine kurulmaktadır. Oysa ilk iddianın doğrulanmamış olması, ondan çıkarılan sonraki sonuçların da ayrıca araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu nedenle birbiriyle uyumlu görünen anlatımların bulunması, anlatılanların gerçekten yaşandığını tek başına kanıtlamaz.

Kur'an, şeytanların insanlara aldatıcı telkinlerde bulunabileceğini bildirmektedir (En'âm 6/112). Bu sebeple dinî kavramlarla açıklanan olağanüstü tecrübelerin kaynağı konusunda ihtiyatlı olunmalıdır. Ancak belirli bir kişinin doğrudan şeytan tarafından yönlendirildiği veya yaşadığını anlattığı olayların mutlaka şeytanî kaynaklı olduğu, yalnızca bu anlatımlardan hareketle kesin olarak söylenemez. Burada esas alınması gereken ölçü, Kur'an ve sahih sünnette bildirilen gerçeklerle kişisel manevî tecrübelerden çıkarılan iddiaların birbirine karıştırılmamasıdır. Cinlerin ve şeytanların varlığına inanmak İslam inancının bir parçasıdır; fakat Selanik'ten Türkiye'ye yönelen görünmeyen ordular, metafizik savunma merkezleri ve depremleri yöneten gizli mekanizmalar hakkında aktarılan bilgiler, aynı kesinlikte dinî gerçekler olarak kabul edilemez. Bu konuda şu yazım okunabilir: Şeytanın Vahyetmesi

5. Mehdi, Ahir Zaman Ve Geleceğe Tarih Verme İddiaları

Ahir zaman rivayetleriyle kişisel manevî tecrübelerden çıkarılan sonuçların birleştirilmesi, geleceğe ilişkin kesin tarih ve kimlik iddialarına yol açabilmektedir. Mehdi, Deccal ve Hz. İsa hakkında sahih veya tartışmalı rivayetler bulunması, bu olayların hangi yıllarda gerçekleşeceğinin bilindiği anlamına gelmez. Burada belirli bir ilgili kişinın hangi tarihte ne söylediğini belgelemekten ziyade, bu tür takvimler oluşturma yönteminin dinî değeri incelenmektedir.

Mehdi’nin günümüzde yaşadığı iddiası: Ahir zaman yorumlarında Mehdi’nin hâlihazırda hayatta olduğu veya ortaya çıkışının çok yakın bulunduğu ileri sürülebilmektedir. Ancak bu kanaat, Mehdi hakkındaki rivayetlerin zorunlu sonucu değildir. Bir kişinin bugün yaşadığına dair kesin hüküm verebilmek için ayrıca delil gerekir.

Mehdiyet için belirli yıllar hesaplanması: Mehdi’nin ortaya çıkışını yakın gelecekteki birkaç yıla yerleştiren takvimler oluşturulabilmektedir. Bu hesaplar bazen rivayetlere, bazen siyasî gelişmelere, bazen de manevî tecrübelere dayandırılmaktadır. Bir tarih aralığının ileri sürülmesi, onun sahih bir peygamberî haber olduğu anlamına gelmez.

Deccal ve Hz. İsa hakkında tarih çizelgesi oluşturulması: Deccal’in ortaya çıkışı ve Hz. İsa’nın inişi, birbiri ardınca gerçekleşecek olaylar olarak belirli yıllara yerleştirilebilmektedir. Oysa rivayetlerin sıhhatini değerlendirmek başka, rivayetlerde bulunmayan yılları onlara eklemek başka bir iştir.

Ümmetin ömründen hareketle son tarih belirlenmesi: İslam ümmetinin ömrünü yaklaşık 1500 yılla sınırlandıran hesaplamalardan hareketle büyük ahir zaman hadiseleri için son tarihler çıkarılabilmektedir. Böyle bir hesap, hangi takvim kullanılırsa kullanılsın, sahih ve açık bir nas bulunmadıkça kesin dinî bilgi niteliği kazanmaz.

“Ümmetin ömrü 1500 yıldır” düşüncesi: Ahir zaman takvimleri oluşturulurken ümmetin ömrünün belirli bir süreyle sınırlı olduğuna ilişkin hesaplamalardan yararlanılabilmektedir. Celâleddîn es-Süyûtî’nin el-Keşf ʿan mücâvezeti hâzihi’l-ümmeti’l-elf adlı risalesi de farklı rivayetlerden hareketle yapılan değerlendirmeler içermektedir. Ancak bu hesaplamalar, Hz. Peygamber’den sahih olarak nakledilmiş ve ümmetin ömrünü kesin biçimde 1500 yılla sınırlandıran açık bir hadisle aynı şey değildir.

Güncel siyasî olayların ahir zaman alameti sayılması: Savaşlar, devletler arasındaki gerilimler ve bölgesel çatışmalar bazen Mehdi, Deccal veya Mesih hakkındaki rivayetlerle eşleştirilmektedir. Ancak olaylar arasındaki benzerlik, güncel bir kişinin veya gelişmenin hadiste haber verilen olay olduğunu tek başına ispatlamaz.

Manevî bildirilerle geleceğin öğrenildiği iddiası: Vefat etmiş şahsiyetlerin makamlarında geleceğe ilişkin bilgi alındığı veya manevî yolla tarih bildirildiği şeklindeki anlatımlar, gayb bilgisiyle ilgili ayrı bir sorun ortaya çıkarmaktadır. Böyle bir haberin gerçekten vefat etmiş kişiden geldiği veya ilahî kaynaklı olduğu yalnızca anlatanın kanaatine dayanılarak kabul edilemez.

Değerlendirme

Mehdi, Deccal ve Hz. İsa hakkındaki rivayetlerle geleceğe ilişkin kişisel yorumlar birbirinden ayrılmalıdır. Mehdi hakkında Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel gibi hadis kaynaklarında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Ehl-i sünnet âlimlerinin önemli bir kısmı, rivayetlerin bütünü üzerinden ahir zamanda Ehl-i beyt'ten Mehdi olarak anılacak bir kişinin ortaya çıkacağı görüşünü kabul etmiştir. Bununla birlikte Mehdi rivayetlerinin tamamı aynı sıhhat derecesinde değildir. Deccal ve Hz. İsa'nın inişiyle ilgili rivayetler arasında ise Buhârî ve Müslim'de yer alan sahih hadisler bulunmaktadır. Ancak bu rivayetlerin varlığı, Mehdi'nin bugün hayatta olduğunu veya söz konusu olayların belirli yıllarda gerçekleşeceğini bildiğimiz anlamına gelmez.

Gayb bilgisi ile geleceğe ilişkin tahmin aynı şey değildir. Kur'an'da “De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez” buyurulmaktadır (Neml 27/65). Cin suresinin 26–27. ayetlerinde ise Allah'ın gaybı bildiği ve seçtiği elçileri dışında gaybını kimseye açmadığı ifade edilmektedir. Bu ayetler, insanların kendi manevî tecrübelerini Allah tarafından verilmiş kesin gayb bilgisi olarak sunamayacaklarını göstermektedir. Bir insanın gelecekteki gelişmeler hakkında yorum yapması veya bazı olayların gerçekleşeceğini tahmin etmesi mümkündür. Ancak bu tahminlerin keşif, istihare veya manevî haberleşme yoluyla Allah tarafından bildirildiğinin ileri sürülmesi farklı bir iddiadır ve ayrıca delil gerektirir.

Ahir zaman olaylarına kesin tarihler verilmesi güvenilir dinî delillere dayanmalıdır. Kur'an'da kıyametin ne zaman gerçekleşeceği sorulduğunda “Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır” buyurulmaktadır (A'râf 7/187). Lokmân suresinin 34. ayetinde de kıyametin bilgisi Allah'a mahsus bilgiler arasında zikredilmektedir. Mehdi'nin ortaya çıkışı veya Deccal'in faaliyetleri için tarih vermek, doğrudan kıyametin tarihini açıklamakla aynı şey değildir. Bununla birlikte sahih rivayetlerin bildirmediği yılları dinî kesinlikle ilan etmek de doğru değildir. Özellikle geleceğe ilişkin tarihler, kişisel keşif veya ilham yoluyla öğrenildiği ileri sürülen bilgilere dayandırılıyorsa bu bilgilerin doğruluğunun nasıl belirlendiği sorusu ortaya çıkmaktadır.

Ümmetin ömrünün 1500 yılla sınırlandırılması sahih ve açık bir peygamberî haber olarak kabul edilemez. Süyûtî'nin ilgili risalesinde farklı rivayetlerden hareketle yaptığı kronolojik değerlendirmeler bulunmaktadır. Ancak bunlar, Hz. Peygamber'in ümmetin ömrünü kesin biçimde 1500 yılla sınırlandırdığına ilişkin sahih bir hadisin bulunduğunu göstermez. Üstelik bu tür hesaplamalarda kullanılan rivayetlerin bir kısmının sıhhati hakkında hadis âlimlerinin tenkitleri bulunmaktadır. Dolayısıyla hicrî 1500 yılı esas alınarak Mehdi, Deccal veya Hz. İsa ile ilgili olaylar için kesin takvim oluşturulması güvenilir bir yöntem değildir. Bir âlimin rivayetlerden çıkardığı hesaplamayla Hz. Peygamber'in açıkça bildirdiği bir haber aynı derecede bağlayıcı kabul edilemez.

Güncel siyasî olayların ahir zaman rivayetlerine uygulanmasında ihtiyatlı olunmalıdır. Bir Müslüman, yaşadığı dönemdeki gelişmelerle hadislerde bildirilen bazı alametler arasında benzerlikler görebilir. Ancak bu benzerlikler, belirli bir kişinin veya olayın hadiste bildirilen kişi ya da olay olduğunu kesin biçimde göstermeye yeterli değildir. Tarih boyunca savaşlar, siyasî krizler, salgınlar ve büyük toplumsal değişimler yaşanmış; farklı dönemlerde yaşayan insanlar kendi zamanlarındaki olayları ahir zaman rivayetleriyle ilişkilendirmiştir. Bu nedenle güncel siyasî gelişmelerin hadislerdeki haberlerle özdeşleştirilmesi, rivayetlerin sıhhati ve anlamı yanında tarihî şartların da dikkatle değerlendirilmesini gerektirir.

Neden Bioenerjiyi Bıraktım? adlı kitabımda, manevî rehberlerle iletişim kurduklarını ileri süren bazı uygulayıcıların kendilerine geleceğe ilişkin bilgiler verildiğine inandıklarını anlatmıştım. Bu tür ortamlarda geleceğe ilişkin açıklamalar, uygulayıcının manevî yeteneğine duyulan güveni artırabilmektedir. Özellikle verilen bazı haberlerin gerçekleştiği düşünüldüğünde, kişinin sonraki açıklamalarının da doğru kabul edilmesi kolaylaşmaktadır. Ancak geçmişte doğru çıktığı düşünülen bir haber, aynı kaynaktan geldiği ileri sürülen bütün bilgilerin güvenilir olduğunu göstermez. Bir kişinin bazı olayları önceden tahmin etmiş olması, geleceği ilahî bir bilgi kaynağından öğrendiğinin kanıtı değildir.

Bu konuda Hz. Peygamber'in kâhinlerle ilgili açıklaması da önemlidir. Hz. Âişe'nin rivayet ettiği hadiste, kâhinlerin bazı sözlerinin doğru çıkabildiği, ancak bu doğru sözlere çok sayıda yalanın karıştırıldığı bildirilmiştir (Buhârî, Tıb, 46; Müslim, Selâm, 122). Bu rivayet, doğru çıkan bazı haberlerin tek başına bir bilgi kaynağının güvenilirliğini kanıtlamayacağını göstermektedir. Bununla birlikte bu hadisten hareketle belirli bir kişiyi doğrudan kâhin olarak nitelendirmek için ayrıca delil gerekir.

Ahir zaman haberleriyle kişisel manevî yorumların birbirine karıştırılması, bu bölümün temel problemidir. Sahih rivayetlerde açıkça bildirilmeyen tarihleri dinî kesinlikle ilan etmek doğru değildir. Bir haberin ilham, keşif veya manevî görüşmeyle alındığının söylenmesi de onun Allah tarafından bildirildiğini kanıtlamaz. Bu nedenle geleceğe ilişkin yorumlar, vahyin kesin haberlerinden ayrı tutulmalı; insanlar belirli tarihleri beklemeye veya güncel olayları zorunlu olarak ahir zaman işareti saymaya yönlendirilmemelidir.

Genel Değerlendirme

İncelenen iddiaların ortak özelliği, İslamî literatürde bulunan bazı kavramlara yeni bilgi edinme ve müdahale işlevleri yüklenmesidir. İstihare tarihî bir meseleyi kesinleştiren yöntem, kalp gözü geçmişi gösteren araç, türbe ziyareti vefat etmiş şahsiyetlerden talimat alma yolu, dua ve zikir ise görünmeyen askerî merkezlere müdahale tekniği olarak sunulabilmektedir. Bu işlevlerin her biri, kullanılan kavramın dinî kökeninden ayrı olarak değerlendirilmelidir.

İslam, Allah’ın gaybı bildiğini, cinlerin ve şeytanların varlığını, dua ve zikrin meşruiyetini kabul eder. Fakat bu esaslardan hareketle belirli şehirlerde görünmeyen ordular bulunduğu, depremlerin metafizik düğmelerle yönetildiği veya geleceğin kesin tarihlerle bildirilebildiği sonucu çıkmaz. İman esaslarıyla kişisel tecrübelere dayanan yorumların aynı kesinlikte sunulması, okuyucunun dinî bilgiyle doğrulanmamış iddiayı ayırt etmesini güçleştirir.

Bu tür açıklamaları değerlendirmede ölçü, anlatanın şahsiyeti veya samimiyeti değil, iddianın mahiyeti ve dayanağıdır. Kabir ziyaretiyle ölüden bağımsız yardım beklemek; ilham ihtimaliyle kesin gayb bilgisi iddiası; dua etmekle görünmeyen orduları yönettiğini ileri sürmek birbirinden farklıdır. Her iddia şirk, bid’at veya hurafe başlıklarından birine otomatik olarak yerleştirilmemeli; açıkça ne söylendiği ve bunun Kur’an ile sahih sünnette hangi karşılığı bulunduğu dikkatle incelenmelidir.

Sonuç olarak olağanüstü olduğu düşünülen bir tecrübenin yaşanması, ondan çıkarılan dinî ve tarihî sonuçları kendiliğinden doğrulamaz. İslamî açıdan esas olan, vahyin açık hükümlerini korumak, kişisel yorumların sınırını bilmek ve hakkında yeterli bilgi bulunmayan konularda kesin hüküm vermekten kaçınmaktır.

İlgili Linkler

1.     Ledün İlmi ve Havasçıların Gaybı Bilmesi

2.     Gizemli Dil Kullanımı ve Gizli Olanı Bilme

3.     Şeytanın Yazdırdığı İlim: Havas

4.     Şeytanın Yazdırdığı Kitap: Şemsü'l-Maârif

5.     Uygulayıcıların Kendilerini Konumlandırmaları

6.     Uygulayıcıların Seçilmişlik Hissi Yaşamaları

7.     Manevî Uyanış

8.     Kanal Olma

9.     Manevî/Ruhsal Rehberlerle Görüşme

10.  Bioenerji ile Tanışmam ve Eğitim Sürecim

11.  Şeytanın Vahyetmesi

Sorular

1. Hal İlmi nedir, İslam'da böyle bir ilim var mıdır?

Hal İlmi adıyla ortaya konulan anlayışta istihare, keşif, kalp gözü ve manevî haberleşme yoluyla gizli bilgilere ulaşılabileceği ileri sürülmektedir. Ancak bu iddiaları bir araya getiren, Kur'an ve sahih sünnetle temellendirilmiş bağımsız bir dinî ilim yöntemi ortaya konulmuş değildir.

2. İstihare yaparak geçmişte yaşanmış olaylar öğrenilebilir mi?

İstihare, yapılması düşünülen bir iş hakkında Allah'tan hayırlısını istemektir. Hz. Peygamber'in öğrettiği istihare, geçmişteki olayları öğrenme veya tarihî anlaşmazlıkları kesin olarak çözme yöntemi değildir (Buhârî, Teheccüd, 25).

3. Ledün ilmi ve kalp gözüyle gayb bilinebilir mi?

Allah'ın bazı kullarına özel bilgiler verebilmesi mümkündür (Kehf 18/65). Ancak bir kişinin kalp gözü veya keşif yoluyla elde ettiğini söylediği bilgilerin kesinlikle Allah'tan geldiği kabul edilemez. Gaybın mutlak bilgisi Allah'a aittir (Neml 27/65).

4. Vefat etmiş velilerle görüşmek ve onlardan bilgi almak mümkün müdür?

Tasavvuf tarihinde vefat etmiş şahsiyetlerle manevî görüşme yaşandığına ilişkin anlatılar bulunmaktadır. Ancak böyle bir tecrübenin anlatılması, görüşülen kişinin gerçekten iddia edilen şahsiyet olduğunu veya aktarılan bilgilerin doğru olduğunu kanıtlamaz. Kabir ziyareti ile ölülerden bilgi veya yardım istemek de birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

5. Cinler ve şeytanlar görünmeyen ordular kurarak insanlara saldırabilir mi?

Kur'an, cinlerin ve şeytanların varlığını ve insanları saptırmaya yönelik faaliyetlerini bildirmektedir (A'râf 7/16–17). Ancak belirli şehirlerde şeytanî askerî merkezler bulunduğu veya bu merkezlerden ülkelere saldırılar düzenlendiği iddiaları, Kur'an'da bildirilen kesin bilgilerle aynı kapsamda değildir. Bu tür somut iddialar ayrıca delil gerektirir.

6. Depremler metafizik güçler tarafından meydana getirilebilir mi?

Depremler, yer kabuğundaki fay hareketleriyle açıklanan fiziksel olaylardır. Belirli bir depremin görünmeyen bir merkezden yönetildiğini gösteren güvenilir delil bulunmadıkça böyle bir iddia kabul edilemez. İki olayın aynı zamanda gerçekleşmesi, aralarında sebep-sonuç ilişkisi bulunduğunu kanıtlamaz.

7. Mehdi'nin ortaya çıkacağı veya Hz. İsa'nın ineceği yıl bilinebilir mi?

Mehdi, Deccal ve Hz. İsa hakkında hadis rivayetleri bulunmaktadır. Ancak bu rivayetler, söz konusu olayların gerçekleşeceği kesin yılları bildirmemektedir. Keşif, ilham veya kişisel hesaplamalarla belirlenen tarihlerin dinî kesinlikle sunulması doğru değildir.

 

Yorumlar (0)

Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.

Herhangi bir şey arayın...